Altı Günde Doğudan Batıya Atlantik 2

0
183
Brezilya ile ilgili daha önceden bildiklerimiz; dünyaca ünlü top modellerinin güzelliği, gezegenin akciğerleri olan Amazon yağmur ormanları, Rio karnavalının coşkulu sambacıları ile şarkılara konu olmuş Copa Cabana’dan öteye geçmiyor. Bir de tüm güney Amerika’da İspanyolca konuşulurken dillerinin Portekizce olması var tabii.
Recife
Macera Recife’den başlıyor. İsmini denizde kıyıya paralel mercan kayalıklarından almış olan bu şehir, Pernambuco eyaletinin başkenti ve Brezilya’nın önemli bir limanı. Mercan resifi ile korunan plajları ile ünlü ve içinden geçen Capibaribi nehriyle, kanallar üzerine yapılmış çok sayıda köprüsü nedeniyle Brezilya’nın Venedik’i adını almış. Sabah gemiden indiğimizde Cumhuriyet bayramı nedeniyle her yer kapalı. İlk para bozdurma sorunu ile burada karşılaşıyoruz. Allahtan döviz bürosunda nazik bir Recife’li yardımcı oluyor ve paramızı değiştiriyor yoksa hiçbir şey görmeden gemiye dönmek işten bile değil. Şehir büyük ve kanallarla köprüler nedeniyle yabancı için ilk anda karışık görünüyor ama biraz dolaştıktan sonra fazla da görülecek bir şey olmadığını anlıyoruz ve vakit kaybetmeden karnavalı ile ünlü eski şehir Olinda’ya gidiyoruz.
Eski şehir Olinda, Recife’de en çok görmek istediğimiz yer ama limana 10 km. mesafede olduğundan ya geminin günlük turlarına katılmak, ya da taksi tutmak gerekiyor. Biz kalabalık turlardan hoşlanmadığımız için her zamanki gibi taksiyi tercih ediyoruz. Tüm Brezilya yolculuğunda olduğu gibi bu şoför de çok efendi çıkıyor ve bize eski şehirde rehberlik de yapıyor. Brezilya’da turistik yerler maalesef aynı bizdeki gibi tezgâhların, çirkin dükkânların, dilencilerin ve dolandırıcıların yatağı olmuş durumda. Olinda’nın meydanı da bu olgudan payını almış ama şehre ve ormana yukarıdan bakan bir tepe üstünde konumlanmış bu bölge, dar sokakları, Portekiz ve Hollandalılardan kalma, canlı renklerde ve ilginç mimaride kiliseleri ve küçük yapılarıyla çok cazip. Devamlı her milletten turistle dolu olan sokaklarında pek çok ilgi çekici mağaza ve kafe de bulunuyor.
Brezilya’dan ilk izlenimler daha sonra da değişmiyor;
-Çok sıcak ve nemli,
-Etraf bakımsız, yerler ve sular kirli ve çöplük şeklinde.
-Para bozdurmak problem, her banka bozmuyor, bir tek Bank of Brazil’in bazı şubeleri bozuyor. Özel döviz bürosu çok az ve hepsinde pasaport gerekli.
-Taksimetreli sarı taksilere binerseniz, şoförler güvenilir ve terbiyeli,
-Yoksulluk çok, evsizler hiçbir yerde rastlamadığımız boyutta. Limanda tam geminin bağlandığı yerde ana, baba, bebek ve köpekten oluşan tüm bir aile bir örtü altında, cadde ortasında uyuyor ve kimse müdahale etmiyor. Bir yaşlı erkek, bankanın önüne paçavralardan kulübe kurmuş, güvenlik görevlisi görmüyormuş gibi davranıyor.
-Yerleşim yerine göre oran değişmekle birlikte Afrika kökenli koyu tenli yerli nüfus %20-60 arası ama ABD zencileri gibi dışlanmış değiller, toplumun kendisini oluşturuyorlar. Bizim hissettiğimiz, ırkçılık yok ve herkes kendini Brezilyalı görüyor. Bu nedenle karışık evlilikler ve melezler çok. Sadece Afro-Brezilyalılar değil, Japonya’dan sonra en büyük Japon nüfusunun da Brezilya’da olduğunu öğreniyoruz. Sao Paulo’da ana lisanı Portekizce olan Japon’lar görmek çok ilginç oluyor. Küba gibi burada da melez güzellerin varlık nedeninin ayrımcılık olmaması ve bu karışık evlilikler olduğunu düşünüyoruz.
-Pazarlık etmek yok gibi ve esnaf malını söylediği fiyata satıyor. Hatta ısrar ederseniz hangi milletten olduğunuzu soruyor ve Türk olduğunuzu duyunca “şimdi anladım” diyor! Bu konudaki şöhretimizin İsraillilerden sonra ikinci sırada geldiğini bu şekilde öğreniyoruz.  Maalesef olumsuz hangi konu varsa şöhretimiz dünyayı tutmuş durumda!
-İnsanlar neşeli ve çok yardımsever, Portekizceye gerek yok biraz İspanyolca biliyorsanız her yerde anlaşmak mümkün,
-Çekicilik konusunda dünyada rakipsiz olduklarını düşündüğüm Kübalılardan sonra en güzel, seksi ve açık giyinen kadınlar burada!
-Güzellikle çirkinlik her yerde bir arada bulunuyor. Tabiat inanılmaz güzel, kolonyal mimari eserleri harika ama kirlilik, nehirlerin kokusu ve pisliği, sokaklardaki çöpler, yoksulluk, rahatsız edici.
Şehirde her yer çöp içinde. Kadın-erkek yarı çıplak geziyorlar. Ahâli genellikle kısa boylu, şişman ve hiç saklamaya çalışmadıkları acaip bir göbekleri var. Ünlü top modellerin benzerleri pek sıklıkla ortada görünmüyor. Halk genellikle fakir ve yersiz-yurtsuz insan çok fazla. Dükkânlar zevksiz, sokak tezgâhları her yerde. Lokantalar uyduruk. Hong Kong’un fakir mahallelerinin bir nevi Lâtin versiyonu denebilir. Fiyatlar yaklaşık bize oranla %20 daha ucuz. Devlet binaları genellikle sömürge döneminden kalma ve çok güzel yapılar. Bitki örtüsü muhteşem fakat şehrin içinden geçen nehrin kenarına çöp ve kokudan yaklaşılmıyor. Meyve ve meyve suyu çeşitleri inanılmaz zenginlikte. Kendileri devamlı içtikleri için her köşede bir taze meyve suyu satıcısı var. Taze sıkılıp  kırılmış buzla birlikte büyük bardaklarda servis edilen en az yirmi çeşit sayıyorum fakat hepsi her yerde bulunmuyor. Recife‘den sonra en büyük zevkimiz hepsini tek tek denemek ve not almak oluyor. Türkiye’ye döndüğümde demirhindi olduğunu öğrendiğim Tamarindo’yu herkese özellikle tavsiye ederim.
 
Maceio’da pek çok ünlü plaj var ama biz meşhur yelkenli teknelere binmek için Pajucara’ya gidiyoruz. Plaj hemen şehrin içinde, oteller ve yüksek binaların önünde uzanıyor. Deniz, tam fotoğraflarda göründüğü gibi firuze rengi ama yanına yaklaşınca o fotoğrafların uzaktan çekildiğini anlıyorsunuz. Su bulanık ve kirli, içinde çöpler yüzüyor. Bel hizasında bile dip görünmüyor. Atlantik yüzülecek bir deniz değil. Bunu en iyi Rio’da anlıyoruz. Kıyıda oluşan çok büyük, ayağınızın altından kumu boşaltan ürkütücü ve güçlü dalgalar yüzünden yüzülemeyince sörf tahtası icat edilmiş! Akdeniz kıyılarımızı hatırlayıp elimizdekilere şükrediyoruz. Plajda onlarca ahşap yelkenli tekne var. Gidip kâhyaya paranızı ödüyor, Yaklaşık bizim paramızla kişi başı 17 liraya iki saat için tekne kiralıyor, bizim dolmuşlar gibi dolmasını bekliyorsunuz. Tekne sahibi yolcuları bindirip 500 m. kadar açıktaki sığlığa götürüyor ve demir atıyor. Burada her zaman 15-20 adet tekne ve 50-60 kişi oluyor. Tekneler beklerken insanlar suda eğlenip yüzüyorlar. İndiğiniz yerde derinlik bel boyu. Bir nevi denizin ortasında kalabalık bir havuza girmek gibi. Tepenizden bakan bir sürü kayıkçı ve dip dibe insanlarla ne kadar yüzülebilirse artık! Rüzgâr hiç kesilmediği için yelkenli teknelerin motoru yok. Teknelerde son derece ilkel, ahşap direğe çakılı, yamalı yelkenler var ama iş bilen yelkencinin elinde mükemmel iş görüyor. Bu arada kaptan(!) süpürge sopasına geçirdiği yarıdan kesilmiş plastik bidon kepçesiyle teknedeki suyu boşaltırken, hepimize can yeleği giydirmeyi ihmal etmiyor.
Maceio
 
Salvador da BahiaBahia eyaletinin baş şehri ve bizim için daha önce pek çok yerde adını duyduğumuz efsânevi bir yer. Portekiz’li sömürgecilere karşı Afrika’lı kölelerin 16. yy da icat ettikleri söylenen ve silâha karşı kullandıkları, ritim eşliğinde dansla karışık dövüş sanatı olan Capoeira’nın merkezi. Lâkabı “Capital de AlegriaNeşenin Başkenti” olan bu şehir, Bahia eyaletinin baş şehri olmasının yanında Brezilya’nın üçüncü, Lâtin Amerika’nın dokuzuncu en kalabalık şehri. Lâkabını hak etmesinin sebebinin, ahâlisinin hayatı ve eğlenmeyi sevmesi ve sayısız açık hava partilerine ev sahipliği yapmaları olduğu söyleniyor. Bunların en bilineni karnaval ve biz bu karnavalın şöhretini ilk defa beş yıl önce Buenos Aires’teyken, Brezilya’da öğrenim gören bir Alman genç kızdan duyuyoruz. Salvador karnavalının yanında Rio karnavalının adının bile geçmeyeceğini daha sonra başkalarından da işitiyoruz. Hiç birini görmediğimizden ne derece doğru, bilmiyorum. Karnaval için zaman uygunsuz ve yapacak bir şey yok ama gerçek capoeira görmeyi istiyoruz.
Salvador de Bahia
Gemi bizim Karaköy limanı gibi tam şehrin merkezine yanaşıyor. Merdivenlerden ana caddeye iniyoruz. Şehir epeyce büyük ama asıl görülecek yerin sahildeki meydandan asansörle (Elevador) çıkılan ve şehre tepeden bakan eski şehir Pelourinhoolduğunu biliyoruz.
Eski şehir Pelourinho şimdi turistik bir merkez ama özellikle geceleri gitmek için hala güvensiz olduğu, gündüz de yabancıların kendi başlarına sokak aralarına girmelerinin doğru olmayacağı bize söylenmişti. Beyaz, nakışlı balon etekleri ve aynı renk kocaman türbanlarıyla Baiana’lar,yani yerli Bahia kadınları için küçük, güzel bir müze bulunuyor. Önündeki meydanda Baianalar turistlerle resim çektiriyorlar. Birisine yanlışlıkla gözünüz takılsa hemen para istiyorlar. Ortam biraz fazla turistik olmuş. Eski şehir kolonyal tarzı binalarıyla, meydanları ve dar sokaklarıyla çok güzel.Turistik mağazalar da güzellik vermiş ama daha planlı ve kontrollü olsa çok daha güzel olabilir. Havanın sıcaklığına rağmen ekvatora yakınlığı nedeniyle gün kısa olduğundan yaklaşık 18.00 de güneş batıyor. Alaca karanlıkta biz ayrılırken yamyamlar adını taktığımız gece yaşayanlar yavaş yavaş ortaya çıkıyorlar ama belki bizim dikkatimizden, neyse ki başımıza hiçbir yerde tatsız bir şey gelmiyor.
Salvador özellikle son yıllarda tüm dünyada bilinen ve 48 ülkede resmen uygulanan Capoeira sporunun da anavatanı. Sokaklarda gösteri yapan her yaştan pek çok çocuk ve genç görmek mümkün. Kelime olarak “orman içindeki küçük ağaçsız alan” anlamına geliyor. Monoton, ritmik bir müzik eşliğinde yapılan akrobatik hareketler gibi görünen bu spor, aslında Afrika kökenli kölelerin özgürlüğe giden yolda kendilerini korumak için geliştirdikleri bir saldırı ve savunma sanatı. Asıl Capoeira’nın turistik olandan farklı olarak ne kadar zor ve ustalık gerektiren bir iş olduğunu, gece gemiye gösteri için gelen Salvador’lu dansçı ve sporculardan hayranlıkla izleyerek öğreniyoruz.
Pelourinho’da sade ve yalın olmasına rağmen güzel düzenlenmiş ve çok çeşit barındıran otantik müzik aletleri müzesi de bulunuyor. Geleneksel mimaride inşa edilmiş binası da çok hoş olduğundan gezmekten büyük zevk alıyoruz.
Nakışlar, beyaz iş, deri şapkalar, aksesuarlar, naif ressamlar tarafından yapılmış ve Brezilya’da günlük hayatı konu alan küçük resimler, deri ve boncuk takılar,ahşap oyma süs eşyaları, çeşitli malzemelerden hayvan bibloları, yerli müziğine ait çalgı aletleri, otantik giyim eşyaları ve yerli sanatını yansıtan daha pek çok obje, Salvador’da kolaylıkla ve uygun fiyata bulunabiliyor.
Salvador, ünlü vurmalı çalgılar grubu Olodum’un da anavatanı. Salvador’lu vurmalı çalgılar sanatçısı Neguinho do Samba tarafından kurulan ve Afro-Brazil kültür tabanlı bir grup olan Olodum’un kuruluş yılı 1979. Amacı müzik ve tiyatro aracılığıyla Afrika kökenli Brezilyalı gençleri daha özgüvenli ve gururlu kılmak, ırkçılığa karşı çıkmak ve tüm dünyada azınlıklara destek olmak olan grup, Paul Simon ve Sepultura gibi pek çok ünlü ile çalıştı, albümlerine katkıda bulundu ve konserlerine eşlik etti. Bunların en ünlüsü 1995 yılında Michael Jackson’un Salvador’da çok kalabalık bir kadro ile çekilen ve hâlâ hatıralarda taze olan, “They Don’t Care About Us” klibi. Bu klip o dönemde pek çok dedikoduya neden oluyor. Önce isteksiz olan Brezilya hükümetinin Amerika’nın baskısı ile rıza gösterdiği ve klibin uyuşturucu tacirlerinin izniyle çekildiği gibi. Kurucu Do Samba 2009 yılında 54 yaşındayken kalp krizinden ölüyor.
Şehirde müziğin ve dansın etkisi her yerde baskın şekilde hissediliyor ve pek çok müzik dükkânı var. Tabii vitrinlerde baş köşede Olodum ve benzeri perküsyon albümleri görüyorsunuz.
 
İlheus, tüm Brezilya’da en hoşumuza giden yer diyebilirim çünkü tropik orman, saklanamayacak, yok edilemeyecek şekilde şehrin içine nüfuz etmiş, her köşesinden hissettirmeden sızmış ve alanını ona karşı daha da genişletmek için sürekli azimle çalışıyor.  Burası “Kakao Sahili” olarak biliniyor. Kakao plantasyonları ve çikolata fabrikaları var. Kumsalın hemen üzerinde küçük, tatlı bir sayfiye kasabası olan İlheus’un 10 km. kadar dışına çıktığınızda kendinizi Amazon ormanlarında sanıyorsunuz ya da aslında tam da içindesiniz ama siz inanamıyorsunuz! Gerek uzak doğuda, gerek Lâtin Amerika’da daha önce tropik orman görmüşlüğümüz var ama buradaki kadar “yağmur ormanı” şablonuna tam uyanını ilk defa yaşıyoruz. Kremalı pastaya benzeyen küçük kilisenin önündeki plajdan baktığınızda, hemen karşınızda bulunan ada tam bir vahşi orman görüntüsünde. Bizim için Atlantik kıyısında o silueti görmek, karşımızda en ünlü Holywood yıldızını görmekten daha heyecan verici. Kilise bahçesinde ilk defa gördüğümüz bir ağacın üzerinde şakayıkbenzeri çiçekler var ama bazıları sarı, bazıları mor! “Olamaz!” deyip biraz dikkatli bakınca goncayken mor olan çiçeklerin açtıkça sarıya döndüğünü görüyoruz. Her şey adeta sihir gibi, büyü gibi.
İlheus
Polislere sorarak bulduğumuz otobüs terminali kalabalık, karışık ama kendi içinde bir düzeni var. Sıraya girip İthacare’ye bilet alıyoruz. Kakao ağacı bulmak ve 60 km uzakta, fotoğrafı turizm broşürlerine basılmayı hak etmiş bir plaja gitmek için otogardan bindiğimiz otobüs tam bir köy otobüsü. Her adım başı duruyor, tavuklar, küfeler, yem balyaları ve her tür kırsal yükü alarak, dar sahil yolundan dura-kalka, yolcu indirip, bindirerek, nehir kolları üzerindeki köprülerden bir süre yol alıyoruz. Birden bu tempo ile 65 km yolu en az üç saatte gideceğimizi fark edince paniğe kapılıyor, gemiyi kaçırma korkusuyla uygun bir yerde kendimizi dışarı atıyoruz.
“Mar y Sol-Güneş ve Deniz” isimli yazlık tatil sitesinin ve onlara hizmet eden birkaç küçük esnafın bulunduğu bu yerde ricamız üzerine bahçelerinde bulunan kakao ağaçlarını gösteriyorlar. Ceviz ağacına benzer büyük yapraklı küçük ağaçlar bunlar.  Mevsim Aralık ayı ve oraya göre ilkbahar. Kakao ağaçları henüz çiçekteler. İri yaprakların arasına saklanmış küçük, beyaz goncalar yeni olgunlaşıyorlar. Bahçedeki büyük ağacın yüksek bir dalında oturan kocaman papağan, metalik bir sesle hep aynı ismi çağırıyor. Hava serin ve yazlık konutlar tatil hazırlığı nedeniyle tadilâttalar. Sitenin içinden okyanus kıyısına iniyor, kışın ihmaline uğramış bahçelerde kendiliğinden fışkıran taze hayata hayran kalıyoruz. Her yerde renk, renk, çeşit, çeşit soğanlı bitkiler ve çiçekler topraktan başlarını hevesle çıkarıyorlar. Tropik meyve ağaçlarının bin-bir türlüsü ya çiçek açmış, ya açmaya hazırlanıyor. Tabiatın ihtişamına tezat, evler son derece basit. Bizim muhteşem villalardan eser yok! Aralarından akan küçük dereciklerin etrafında zapt edilemez bir orman can bulmuş. Hava bizim için güzel ama hâlâ oranın kış mevsimi olduğundan tatilciler henüz ortada yoklar. Hemen arkasındaki sık ormanın çevrelediği incecik, açık renk kumlu şahane bir kumsal, sağlı sollu uçsuz bucaksız uzanıyor. Ortam nemi elle tutulacak kadar yüksek. Kıyıya hırsla vuran dalgaların savurduğu köpükler, uzun süre havada asılı kalıyor, sonra hafif rüzgârla salınarak fondaki orman siluetine hayal-rüya karışımı, gerçeküstü bir hâl veren ince bir pus oluşturuyorlar. Deniz girilecek gibi değil ama güzellik, düşündüğümde hâlâ kalbimi çarptıracak kadar nefes kesici. Tekrar gelmek ümidiyle isimlerimizi kuma yazarken yanımıza gelip bizimle konuşmaya çalışan küçük erkek çocukları ile İngilizce-İspanyolca melezi bir dille muhabbet ediyor, kumda anneleriyle yuvarlanan minik iki köpek yavrusunu seviyoruz.
İsimlerimizi kuma, manzarayı hafızamıza kazıyıp, ana yola geri yürüyor, geveze papağanın sahibinden bir hevenk muz alıyoruz. Bu kısa ama yoğun aidiyet duygusu hissettiren yolculuktan sonra “Güneyin Küçük Prensesi” lâkabını hak ettiğine içtenlikle inandığımız İlheus’a kalbimizde sıcak bir yer ayırarak, hiç istemesek de ilk otobüsle şehre geri dönüyoruz.
 
Rio de Janeiro
Rio de Janeiro
Rio deJaneiro çok kişi için olduğu gibi bizim için de bir hayâl şehir. Eminim herkes Rio’nun, ünlü İsa heykelinin bulunduğu Corcovado tepesinden çekilmiş, ışıklar içindeki gece fotoğraflarından en az bir tanesini görmüştür. Çok uzak ve neredeyse erişilmez olması da câzibesine câzibe katar. Efsânevi karnaval ve güzel kadınlar da işin tuzu, biberi. Hiç bir gerçek, hayali kadar güzel olmamakla birlikte, zaman zaman Los Angeles ve Holywood’da olduğu gibi bizim için tam bir hüsranla neticelenen de oluyor. Rio ise gördükten sonra sihrini bir ölçüde kaybetmekle birlikte asla hayâl kırıklığı yaratmıyor. Bir kere dünyadaki hiç bir anakent-metropolün böyle olağanüstü bir doğanın içine konumlandığını sanmıyorum. Tabiat olarak gördüğüm en etkileyici büyük şehir olduğunu söyleyebilirim. Bu şehir buraya kurulmadan önceki bâkir doğayı görmek isterdim.Yekpare tek bir kayadan oluşan dağlara ilk defa burada tanık oluyoruz. Meşhur “Pao de Açucar-Şeker Tepesi” de böyle bir oluşum ama bunun daha büyüğünü Rio’dan feribotla geçtiğimiz Rio de Janeiro eyaletinin başka bir şehri olan Niteroi’daGuanabara körfezinin en dar yerini koruyan Santa Cruz kalesine doğru beş kilometrelik yürüyüşümüz sırasında görüyoruz. Tek bir kayadan oluşan dimdik, devâsa bir dağ ve çatlaklarından fujerler ve her tür kaktüs fışkırıyor! Bu yürüyüş sırasında Jurujuba balıkçı kasabası ve plajından da geçiyoruz. Küçük bir bükün etrafına, üst üste yerleşmiş renkli küçük evler ve önlerinde bağlı tekneler, çok güzel bir manzara oluşturuyor. Uzay gemisine benzeyen ilginç mimarisi ile MAC Çağdaş Sanatlar Müzesi,  Niteroi’da bulunan görülmeye değer yerlerin başında geliyor. Zaten Niteroi’ya başlıca geliş sebebimiz  bu müzeyi gezmek. Santa Cruz kalesine yaptığımız yorucu yürüyüş bitiminde otostop ile dönüyoruz. Uzun bir bekleme sonrası bizi arabasına alan kişi kalede görevli bir üst rütbeli subay oluyor. Bizim için çok hoş sürpriz ise kendisinin daha önce Kıbrıs Barış Gücü’nde görev yapmış olması ve tam bir Atatürk hayranı çıkması. Dünyanın öbür ucunda Ata’mızın hayranı ile karşılaşmak, onun sözlerini bir yabancının ağzından tekrarlanırken duymak büyük iftihar vesilesi ve gözlerimizi yaşartıyor. Buna sevinirken bir yandan da kendi ülkesinde maruz kaldığı iftira ve vefâsızlıkları düşünüp kahroluyoruz.
Rio’nun en önemli turistik câzibe merkezleri;
Tijuka Forest Milli Parkı içinde, şehre tepeden bakan Kurtarıcı İsa Heykeli’nin inşa edildiği 700 m. yüksekliğindeki Corcovado tepesi.
-Teleferikle çıkılan, Pao de Açucar veya Sugar Loaf diye bilinen Şeker tepesi.
-Çok ünlü, adına sayısız şarkı yazılmış olan Copa Cabana, İpanema ve Leblon plajları.
Kurtarıcı İsa Heykeli 1922-31 yılları arasında yapılmış. 9 metrelik kaidesiyle birlikte yüksekliği 40 m, açılmış kollarıyla eni 30 m. Şehrin koruyucusu olduğuna inanılıyor. 8000 dönümlük park, bir zamanlar güney Brezilya kıyılarını kaplayan yağmur ormanlarının az miktarda geriye kalanlarından biri ve dünyadaki tek şehir ormanı. İçindeki en yüksek ağacın 80 metreyi bulduğunu öğrendiğimiz parkın içinde 30 şelale, yüzlerce tür bitki ve 100 farklı tür hayvan barınıyor. Ormanın Rio’nun yıllık ortalama sıcaklığını 9 derece düşürdüğü söyleniyor. Şehirde otobüsten inip küçük bir trene biniyorsunuz ve birden sık bir yağmur ormanına dalıyor, Jackfruit (Ekmek meyvesi) yiyen maymunları izleyerek (Çapı 25 cm. ağırlığı 35 kg. olabilen dünyanın ağaçta yetişen en büyük meyvesi. Yapış, yapış uzayan, fazla tatlı bir meyve ama maymunlar bayılıyor!) 20 dakika boyunca dik bir dağa tırmanmaya başlıyorsunuz. Şaşırtıcı bir deneyim olduğunu söyleyebilirim. Maalesef günlük güneşlik havada bindiğimiz tren, yolun yarısından sonra kesif bir sise gömülüyor. Kurtarıcı İsa kendini bize göstermeye niyetli değil. On bin km gelip te Rio’nun sembolünü görmeden gitmek istemediğimizden direniyor, serin rüzgâr ve başlayan yağmur altında epeyce bekliyoruz ama faydasız. Sis hafif açıldığında birkaç hayâl-meyâl resim çekip gözümüz arkada, çaresiz aşağı iniyoruz. “Bir daha ki sefere” diyerek. Neyse ki Şeker Tepesi daha alçak ve bu yüzden daha insaflı çıkıyor. Teleferikle çıkıp, yağmur altında da olsa, inanılmaz güzellikteki Rio panoramasını görmek ve yeterli ışıktan yoksun birkaç fotoğraf çekme olanağı buluyoruz.
Ünlü Copa Cabana plajı Atlantik’in gazabına uğramadan yüzülecek bir deniz değil. Aslında Rio’da deniz inanılmaz kirli. Feribotla giderken renginin maviden kahveye dönüştüğünü ve akıntının yığdığı yerlerde çöp adaları oluştuğunu görüyorsunuz. Ünü dünyayı tutmuş plajlarda ardı arkası gelmeyen öyle büyük, hırslı ve köpüklü dalgalar var ki, denizin ne renk olduğunu anlamak zaten imkânsız. Denizde sadece sörf yapan çocuklar var ve doğru dürüst kimsenin yüzdüğünü de görmedim. Zaten onların ünü de denizden değil, kumda güneşlenen tangalı güzellerden geliyor. Biz de ilk defa bir denize dizimize kadar bile girmekten ürküyor, kenarına oturup gelen dalga ile ıslanıp serinlemekle yetiniyoruz. Kumsal ve plajlar bütün şehir boyunca kilometrelerce uzanıyor. Arkasında geniş bir bulvar ve yüksek oteller, apartmanlar var. Kum Sedir Adası’ndan bile ince ve açık renk. Adeta mısır ununa benziyor. O kadar yapışkan ki duşta bile ovalamadan çıkmıyor, inatla bütün çantalara giriyor. Benimle birlikte Türkiye’ye kadar geliyor.
Apartmanların girişleri yüksek, kalın demirlerle çevrili. Adeta hapishane gibi kameralar, silâhlı güvenlik görevlileri var. Balkonlar çelik kafes tellerle kaplanmış. Böyle bir manzarayı daha önce hiçbir yerde görmedik. Buenos Aires’te de bazı balkonlar tellerle kaplanmıştı ama bu derecesi bize abartılı geliyor. Sonra düşünüyor, gerekmese kimse kendini böyle hapsetmezdi diyoruz. Belki gece geç saatte çıkmadığımız ve tehlikeli yerlere gitmekten kaçındığımız için bizim başımıza hiç bir kötü olay gelmiyor. Hiçbir yerde bir tehdit algısı da hatırlamıyoruz. Daha önceden güvenli olmadığı konusunda uyarıldığımız ve pek çok hadise duyduğumuz için endişeliyiz ama eğer dikkatli davranılır da pasaport, para, kredi kartı, kamera gibi kıymetli şeyler fazla göz önünde tutulmaz, düzgün ve güvenli otellerde kalınır, kılık kıyafet dikkat çekici olmazsa Brezilya’nın İstanbul’dan daha tehlikeli olduğunu düşünmüyorum. Yalnız gece saat 22.30 dan sonra hangi şehir olursa olsun, ortamın ve insanların rengi değişmeye başlıyor. Gece geç saatlere kadar gezmek, içkili eğlence yerlerinde ve halkın eğlendiği yerel mekânlarda eğlenmek isteyenin başına ne gelir, ne olur, bilemiyorum.
Rio, şehri saran metrosu, çok sayıdaki otobüsleri ve bir şehir haritası ile çok kolay gezilen bir şehir. Zaten İstanbul’da yaşayan birinin dünyanın neresi olursa olsun bir günde uyum sağlayacağını savunuyorum. Bugüne kadar gördüğümüz hiçbir şehrin şifrelerini çözmek İstanbul’dan zor değildi!
Rio’da vücudu ne kadar çirkin olursa olsun her kadın bikini veya tanga giyiyor. Standart işe gidiş kıyafeti mini etek, şort, göbek açık, üstte askılı body. Ayrıca erkek kadın herkes, her yerde parmak arası terlikle dolaşıyor. Ayakkabı giymek istisnai bir durum. Bu rahatlık Rio’ya mahsus çünkü Sao Paulo, belki havasının daha serin olmasından, deniz kenarı olmamasından ve daha büyük şehir olmasından dolayı, kadınlar açık giyinmeyi burada da seviyorlar ama toplumun genel görüntüsü Rio gibi değil, daha ciddi ve resmî.
Sao Paulo
Sao Paulo Güney Amerika’nın en kalabalık şehri. Nüfus 17 milyonun üzerinde. Çevresiyle birlikte çok daha fazla olduğu söyleniyor. Koloni döneminden kalma binaları, kiliseleri ve meydanları ile büyük, etkileyici ve güzel bir şehir ama fazla bir câzibesi yok. Çin’den sonra gördüğüm en kalabalık şehir. Her yer karıncalar gibi insan kaynıyor. Sokakta, çarşıda, metroda hep omuz omuza olmak bir süre sonra sıkıntı veriyor. Hava alanı bile gece saat 01 de bir kasaba otogarı gibi insan dolu.
Gemiyle çok uzak ta olsa her yere sıkılmadan gidiliyor ama dönüşte 13 saat uçak yolculuğu o rahatın acısını çıkarıyor.
Brezilya’da bundan sonra Amazonlardışında, gördüğüm yerlere bir daha gider miyim bilmem ama bizden çok uzak olmasına rağmen çok bakımdan bize benzeyen, görülmeye değer bir ülke. Umarım bu doğal güzelliklerini sonsuza kadar koruyabilir.
Tabiat Güzelliği; 10/10
İnsanların turiste muamelesi; 8/10
İnsanların Türk turiste muamelesi; 9/10
Kültür, sanat, mimari; 9/10
Güvenlik; Dikkatli olunmalı 7/10
Kişisel ilginçlik katsayısı; 10/10
Bir daha gider miyim? Görmediğim yerlerine evet.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here