Doğudan Batıya, Kuzeyden Güneye, Otomobil ile ABD Gezisi

0
101

ABD’ne 2005 ve 2007 de iki defa gittik, birinde bir ay, diğerinde onyedi gün otomobil kiralayarak gezdik. İlkinde Florida, Mississippi, California- (San Diego’dan San Francisco’ya), Nevada, Arizona, Sonoma-Napa Valley, Pennsylvania ve Niagara şelâlesi, New York. İkincide yalnız Florida, South Carolina, Georgia’yı dolaştık. Bu notlarda iki gezinin ilginç kısımlarından alıntılar var.

San Francisco, Mendecino, Sonoma, Napa, Sacramento

Amerika’ya ilk geldiğimde sanki daha önce defalarca gelmiş gibi hissettim. Her şey öylesine tanıdıktı ki, bize neden küçük Amerika dediklerini anladım. Otoyollar, benzinciler, marketler, fast food zincirleri, hepsi çok benzerdi. Ama içine girince bizde olmayan ve tıkır tıkır süratle işleyen bir sistem ve kurallar bütünü fark ediliyor. Her yerde kurallara uyarsanız, yabancı da olsanız Avrupa’nın aksine kimse sizi dışlamıyor çünkü herkes yabancı. Ama çok bireysel bir düzen ve her şeyi kendi kendinize keşfetmek ve uygulamak zorundasınız çünkü kimsenin durup size yardımcı olacak vakti yok. Yardım rica ettiğinizde genellikle reddetmiyorlar ama vakti varsa ve bir kere açıklarsa şanslısınız, anladınız, anladınız, ikinci bir kere anlatmaya kimsenin ne vakti, ne sabrı var. Bazen de vakti de, sabrı da olan birine rastlarsanız, nezaketlerine ve tatlılıklarına da sınır yok. Onlar genellikle çalışmayan genç kadın veya emeklilik yaşında kadın-erkek oluyorlar. Sizi alıp, kilometrelerce gitmek istediğiniz yere kadar götürüyorlar. Kaç kere başımıza geldi.  Fakat  bizdeki gibi, “otur amca bir çay söyleyeyim” muhabbeti beklemeyeceksiniz!

En hayran olduğum özellikleri, tabiata sonsuz saygıları. Sulara saygı ve sevgi hudutsuz. Her ev ya nehir, ya göl kenarında. Bunlar yoksa, kendi küçük göletini kendisi kazıyor, bir de minik sandal bağlıyor. Evler basit, preslenmiş ağaç levhalardan yapılıyor. Hafif hatta uyduruk ama bahçeli ve müstakil. Çok ta güzel. Apartmanlar sadece şehir merkezlerinde. Her yer tertemiz. Dağlar, ormanlar tertemiz.

Nereye giderseniz gidin bir süre sonra hep ayni yerdeyim gibi geliyor. Bir tekdüzelik var. Bizde her kasabanın, her köyün kendine göre bir başkalığı vardır. Gittiğim her memlekette de bu böyleydi. Amerika’da ilginç bir şekilde bu yok. Her yer maket gibi. Sonradan yapılmış. Hiçbir yerin bir özelliği, yerelliği yok. Koskoca bir kıtada kilometrelerce gidiyorsunuz, sadece exitler, Motel 6’lar, Motel 8’ler, Marriott, Hilton ve benzerleri, Kentucky fried chicken’lar, Mc Donalds’lar, Pizza Hut’lar, büyük market ve eczane zincirleri, birbirine benzer mahalleler, güzel evler, güzel bahçeler var. “Ne olur bu sefer de önüne üç masa koymuş bir pastane bulalım da oturup pasta yiyelim, çay içelim”derseniz, öyle bir şey mümkün değil. Tabii büyük şehirde yaşıyorsanız her şeyin en mükemmeli var, o başka. Bir süre sonra bu yeknesaklık korku filmine dönüşüyor benim gibi yerel alışkanlıkları olanlar için. Zeytinyağlı pırasa rüyaları görmeye başlayabiliyorsunuz!

Her yerde mutlaka bir görevli var ve o görevli de daima işinin başında. İsterseniz dağın tepesinde olun, bu değişmiyor. Bu gerçeği bir süre sonra kavradığınızda artık başınızda bekçi gerekmiyor, zaten kendiliğinizden yanlış yapmıyorsunuz. Bu sistemi çok, çok kıskandım. Bizdeki şık alış veriş merkezleri belki New York’ta bile yok ama çarşı yapıp içini ithal malla doldurarak medeniyet olmuyor. Konu ülkesine sadık o insanı yaratabilmek ve imtiyazsız işleyen kurallar bütünü ile hizada tutabilmek.

Otomobilden dışarı çöp atmanın cezası eyalete göre değişiyor ama 500 ilâ 1000 $ arası. Yol kenarında otoyol boyunca kocaman tabelalar var; şapkalı bir polis memuru fotoğrafı tehditkâr şekilde parmağını kaldırmış. Altında “Sizi buluruz, cezalandırırız!” yazıyor. Gerçekten etkili. Mutlaka bizde de yapılmalı. Ama bunun gerçekleşeceğini de biliyor o halk tabii. Asıl önemli olan o.

Sabah erken saatlerde ücra bir köy yolunda gidiyoruz. Turuncu önlükler giymiş 4-5 kişi,yaşlı, genç, çoluk, çocuk yol kenarında bir şeyler yapıyorlar. Merak edip duruyoruz. Önlüklerinde en yakın köyün adı ve o Pazar çöp toplama sırasının onların olduğu yazıyor! Dedeyle, torunlarla tam bir aile, tatil sabahı köylerinin civarında çöp temizliği yapıyorlar. Başta kendiniz olmak üzere bizim ülkemizde bunu yapacak bir aile tanıyor musunuz?

San Diego’da sabah erken limana inip kahvaltı için park ediyoruz. Hiç kimseler yok. Parkmetreye 25 cent atıyoruz, çalışmıyor. Serde Türk’lük var hafif sağdan soldan tokatlıyoruz, tık yok.  Derken tam o dakika yanımıza bir cip park ediyor, bir sivil sakince çıkıyor, elindeki anahtarla aleti açıyor, parayı çıkarıp bize iade ediyor.  “Bazen böyle tutukluk yapıyor, ben 1$ lık kurdum yeter mi?” diyor. Hem tam o anda orada olması, hem jest güzel. Burada anılmayı hak ediyor.

Wakulla Springs milli parkına saat 16 da geliyoruz aşağı göl kıyısına inip son tekneyi yakalamak için yarım saatimiz olduğunu gişedeki görevli söylemiş. Tam mânâsıyla in cin top oynayan bir orman yolu. 50 mil. hızla yol alırken arkamızda her tarafından ışıklar yanan bir polis arabası beliriyor. Hemen durmayı akıl etmiyor, sonra kenara da çekmeden orta yerde duruyor, üstelik durduktan sonra bir de dışarı çıkıyoruz ve filmlerde gördüğümüz şekilde arabanın kenarına çömelerek siper almış ve tabanca çekmiş, ellerinizi kaldırın diye bağıran iri yarı bir Amerikan polisi var karşımızda!! Neredeyse kim vurduya gideceğiz. Uzun tartışmalar sonucu sulh oluyor, epey korku çekiyoruz. Haklı olarak ortalık sakinleştikten sonra suçlarımızı sıralıyor; 25 mil yerine 50 mille gitmek, (gerçekten görmemiştik ama mazeret değil tabii.) Polis ışık yaktığında hemen sağa çekip durmamak, (bilmiyorduk ama gene mazeret değil), en vahimi, durduktan sonra arabadan çıkmak ki vurulmaya sebep olabilirmiş! Eller direksiyon üstünde oturacakmışsınız. “Eğer Amerika’da otomobil kullanacaksanız bunları bilmek zorundasınız, yoksa vurulabilirsiniz.” Diyor. Üstelik biz gerek yaşımız, gerek görünüşümüz itibariyle hiç de şüphe çekici insanlar değiliz ama Amerikan polisinde af yok! Onlar için herkes her şey yapabilir, hele de yabancıysa! Fakat durum çözüldükten sonra alınan kimlikler geri veriliyor, bir süredir görüşülmekte olan karakol teskin ediliyor ve aşağıya, kaçmakta olan tekneye telsizle bir yanlış anlama olduğu ve bizi beklemesi haber veriliyor. Vedalaşıp tekneye yetişiyoruz ama bir saat sonra indiğimizde iskelede bizi beklemekte olduğunu görüyoruz. Yanına gidip teşekkür ediyoruz  çünkü gezi kaçırılsa yazık olurmuş. Burada hareketinin sebebini açıklıyor. O gün bizimki gibi beyaz bir arabayla iki yabancı, civarda bir polis öldürmüş. Şanssızlık işte!!

Panama City, Wakulla Springs, Sarasota, Charlotte

Dündar’la birlikte fotoğraflarını çekiyorum. “Eğer beni sosyal medyada rezil edersen gelip seni Türkiye’de bile tutuklarım” diye şakalaşıyor.

Burası dünyanın en büyük temiz su kaynaklarından biri ve Wakulla nehrininkaynağı. Kocaman bir göl, tamamı taze su kaynıyor. Dakikada 2.6 milyon litre tatlı su çıkıyormuş. Müthiş bir yer, içinde olmayan hayvan yok Timsahlar, envai çeşit kuş, kaplumbağalar. Tamamen tesadüfen giriyoruz fakat Amerika’da gördüğümüz en etkileyici yerlerden biri çıkıyor.

Miami

Miami’de uçaktan iner inmez Enterpriseşirketinden üç ayrı bölge için onar günlük otomobil kiralıyoruz. Bu şekilde günlüğü mümkün olduğu kadar ucuza geliyor. 2005 yılında Miami’de günlüğü 20$, San Francisco’da 25$, New York’da 60$ dankiralıyoruz. Aylardan Nisan.

Miami-Florida

6-10 Nisan arası Miami’yi geziyoruz. Miami, Hispanic’lerin nüfus olarak yarıdan fazla olduğu, beyaz Amerikalıların yaşamayı tercih etmedikleri bir bölge. Gerçekten kendi hastaneleri, marketleri, mahalleleri, okulları ile durumu öyle bir abartmışlar ki, bir benzincide birine yol sorduğumuzda adam İngilizce 82 demeyi bile beceremiyor da karısına soruyor nasıl deniyordu diye!  Latin Amerika’yı sevdiğimiz için bizi rahatsız etmiyor ama sonra Miami’de yaşayan arkadaşımdan ve kendi gözlemlerimden Küba’da yaşayan Küba’lı ile Miami’de yaşayan Kübalı’nın farklı şeyler olduğunu görüyorum. Müzikleri bile farklı. Küba’daki efendilik ve mazlumluktan burada eser yok. Burada müthiş bir pervasızlık ve yırtıcılık hakim. Amerika’nın Castro’ya karşı olup  Küba’dan kaçanlara verdiği her türlü tavizle birlikte istenmediği bir yerde tutunmaya çalışmaktan edindikleri bir “kovulsam da gitmem!” şımarıklığı var ki, onları antipatik yapıyor. Gene de varlıkları Miami’ye renk veriyor, İklimin de yardımıyla Amerika’nın diğer bölgelerindeki yeknesak sıkıcılıktan uzak farklı, canlı bir hava katıyor.

Fort Lauderdale ve Palm Beach tarafına kuzeye gidiyoruz. Limanda yemek yiyoruz , Key West’e gidiyoruz. Burası Küba’ya doğru ABD’nin en güney ucu. Sıfır noktası diyorlar. Güzel otel ve lokantalar var. Gün batımıyla meşhur. Tam gün batımı sırasında türlü türlü gösteriler yapan amatör sanatçılar meydanı dolduruyor. Ateş yutanlar, halkadan köpek atlatanlar, Amerikan tarzı her türlü atraksiyon var.

11-12 Nisan’da Orlando’da Disneyland-Seaworld’e gidiyor, katil balinalar, foklar ve diğer hayvanların enfes gösterilerini izliyoruz.

Disneyland, Seaworld, Kennedy Uzay Merkezi

İkinci seyahatte Kennedy Space Center’agidiyoruz  Buradaki izlenimim Amerika’daki pek çok yerde olduğu gibi “yok canım burası olamaz işletiyorlar bizi!” Benim tahminim turistlere gösterdikleri hiçbir şey gerçek değil. Çünkü ay aracı dedikleri nesne resmen çikolata kağıdına sarılmış. “Dünyanın ennn büyük binasıııı!” diye sundukları, bildiğimiz kare gri bir bina. Hangisi bu dünyanın en büyüğü diye hayretle birbirimize bakıyoruz. Yani benim tahminim; resmen hepimizle dalga geçiyorlar!. Apollo 13 buradan kalktı, Apollo 16 buradan uçtu dedikleri o rampaları da hiç gözüm tutmuyor. Allah biliyor ya, başta şoförün konuşma tarzı, her şey buram buram Disneyland kokuyor. Gerçeği kim bilir nerede o rampaların? Bu arada silah niyetine kapıda tırnak törpümü kaptırdığımla kalıyorum!

Galveston, Houston, New Orleans

13-25 Nisan arası Karaip’lere gemi yolculuğu yapıp geri dönüyoruz ve Galveston’dan otomobilimizi alıp Mississippi’ye yola çıkıyoruz. New Orleans’da bir buçuk saat  yağmur altında sırada bekledikten sonra enfes bir klasik blues konseri izliyoruz. Şansımıza gecelerden pazartesi ve yaşlı müzisyenlerden oluşan Blues band  sadece haftada bir, pazartesileri çalıyor.

St. Agustin, Savannah

Baton Rouge ve La Fayette ABD’nin Fransız bölgesi olduğundan büyük şehirler dışında dışarıda masa-sandalye olan kafe ve pastaneleri bir tek burada görüyorum!  Neden Amerika’da  dışarıda oturulmaz da hava o kadar güzel olmasına rağmen klimaları çalıştırıp içeri kapanırlar bilmem. Burada birkaç kafede dışarıda oturulduğunu görünce Fransız etkisine bağlıyorum. Yol üstünde S. Francisville ve Feliciana’dangeçiyoruz. Manolyalar, çamlar, rhododendronlar ve küçük göletlerle inanılmaz güzel bir bölge. Ev ve dükkânlar da çok zarif ve şık.

Natchez, Baton Rouge, Feliciana, St. Francisville, La Fayette

28 Nisan’da San Francisco’ya uçuyoruz. Burada tekrar otomobilimizi alıp, kuzeye Mendocino’ya yola çıkıyoruz. Burası da Pasıfik kıyısında kayaların üstünde ve klasik ABD’den farklı küçük şık bir sayfiye kasabası. Pastel renklerde boyalı küçük evleriyle değişik, kibar bir yer. Pasifik kıyısından güneye doğru devam ederek bağcılık ve şarap merkezi Sonoma ve Napa Valley’e geliyoruz. Burada en dikkatimi çeken, iki tarafı ağaçlıklı olan  kıyı yolunun tek şerit olması ve  arkadaki aracın öndekini geçebilmesi için  öndekinin sağda sık sık yapılmış olan ceplere girip beklemek zorunda kalması. Önce bir araç bize bu jesti yapınca öğreniyoruz ve biz de pek çok kere başkasına aynı şekilde davranıyoruz. Amerikalılar anlaşılan okyanus boyunca ormanları kesip duble yol yapmayı bilmiyorlar ya da paraları yok. Yardım mı etsek zavallılara acaba veya bizim yöneticilerimiz onlara kurs mu verseler?!

Bu bölgedeki ormanlarda daha sonra Kanada’da da görüp üzüldüğümüz, Mountain pine beetle zararlısının neden olduğu tahribata şahit oluyoruz. Bu gelişmiş ülkelerin bu kadar yaygın ve vahim orman kaybını önleyecek çare bulamaması bizi üzüyor ve şaşırtıyor.

Pasifik, sonra Güney Amerika’da da göreceğimiz üzere vahşi, dalgalı, ürkütücü ama güzel bir sahil. Napa Valley’de bağcılık ve şarap merkezini görüp Yosemite milli parkına gidiyoruz. Burası beni en çok etkileyen yerlerden. Parkın hemen girişinde Groveland’de Hotel Charlotte isimli harika bir motelde kalıyoruz. Sanki 50 yıl önceden kalma gibi eşyalar ve eski ahşap bir bina. Yaşlı sahipleri ile muhabbet ediyor, gece oturma odalarındaki bilgisayardan internete giriyoruz.

Groveland ve Yosemite Milli Parkı

Park cennetin bir kopyası sanki. Her yer tertemiz. Dağın içinden akan şelale, dereler, ormanlar, inanılmaz güzellikte. Sequoia milli parkına, 30 kişinin çevreleyemediği dev ağaçları görmek için tam 6 mil yürüyoruz. Bahar olmasına rağmen o bölgede kar var ve yollar açılmamış, araçlar işlemiyor. Bu nedenle ertesi gün 40 derece ateşlenip Grand Canyon’u hayal meyal görebiliyorum ama gene de 3000 yaşında oldukları tahmin edilen dev Sequoia’lar bu seyahatin başlıca amaçlarından biri ve mecburen yürünecek, başka çare yok!

Grand Canyon

Yosemite cennetse, burası da cehennem herhalde, hele de ateşiniz 40 dereceyse. O kadar hastayım ki bir göreyim diye sürünerek arabadan çıkıyorum. Amerikalı bir kadıncağız halime acıyıp mide ilacı teklif ediyor!

Colorado Nehri, Lake Havasu City, Grand Canyon

Las Vegas

Las Vegas

Bu kadar şişirilmiş, Bu kadar Holywood’vari, bir yer olamaz. İçinden bir kere bir aşağı bir yukarı yürüyüp, iki otelin içini görmek bize yetiyor da artıyor bile. Bir Venedik yapmışlar, Japon turistler gondola binmek için birbirini kırıyor. Parkur 6 ilâ 7 m var yok! Gülmekten yerlere yatıyoruz. Büyük bir havuz yapmışlar, bir ihtişam, bir ihtişam, içinde koca bir gondol, karşı kıyıda biniyorsunuz, gondolcu üç kürek çekiyor, bu kıyıda iniyorsunuz. Oldu mu?, oldu. Başka bir otelin içindeki havuzda akşamları korsan gemisi yakılıyor silahlar patlıyor, dumanlar, kıyamet.10-13 yaşında çocuklar için veya zekâ yaşı o kadar olanlar için harika. Müthiş reklamı yapılan bir show vardı, gece dolduruşa gelip gidiyoruz, tam bir fiyasko. Eğer kumar meraklısı değilseniz Las Vegas’ı bir kere görmüş olmak için görün sonra hiç uğramayın derim.

Los Angeles

Burası da “yok canım burası olamaz!”dediğimiz yerlerden biri. Karşı dağda Holywood yazısını görmesek, bu Los Angeles’in, o Los Angeles olduğuna eşimi ikna edemeyeceğim. Holywood film endüstrisi bizi öyle bir doldurmuş ki yıllar içinde, her yerde boynuzlu kulaklı bir şeyler bekliyoruz, her karşılaştığımız hayal kırıklığı yaratıyor ama burası hakikaten ibret verici. Holywood bulvarı, daracık bir cadde. Üstünde bakkallar, hediyelik eşya satıcıları. “Stars of fame” denen şey o caddenin üstünde, yere çekılmış şimdiye kadar 2000 i bulmuş gösterişsiz, toz içinde sarı metal yıldız. Sora, sora buluyoruz.

Oscar töreninin yapıldığı meşhur Kodak tiyatrosu burası diyorlar, inanamıyoruz. Makyaj ve reklam bu kadar mı değiştirir bir yeri?

Universal film stüdyoları turistlere görmek istediğini veriyor. Jaws, kovboylar, patlayan arabalar, Her şeyde gerçekle imaj bire on. Helal olsun Amerikalılara, gerçekten hayal yaratmakta ve tüm dünyaya satmakta çok başarılılar!

Asıl ihtişam yıldızların yaşadığı mahallelerde tabii. Müthiş şık malikâneler, çok şık evler, bahçeler. Amerika’da en güzel şey tabiat ile evler ve bahçeler zaten.

Niagara

Albany, Rochester, Niagara

Miami’yi 30 derecede bırakıp kuzeye Pennsylvania’ya geliyoruz. Burası çok yeşil, çok güzel ve medeni bir bölge. Ayrıca açelya bölgesi. Kuzeye doğru hava soğuyor Ontario gölü kıyısında 3 derece. Kanada ile sınırdayız. Arada bir köprü var yaya olarak geçebiliriz ama vizemiz yok. Denemiyoruz. Niagara su debisi açısından dünyada birinciymiş. Onu gördüğümüzde henüz İguazu’yu görmemiştik onun için çok etkilenmiştik ama sonra etkisini kaybetti. Victoria’yı görürsem ne olur bilemiyorum. Tabii Venezüela’daki Angel da var sırada 979 m’den düşen! Yanına arabayla park edilen, etrafı binalarla çevrili bir şelâle ne kadar etkileyici olsa da kafese kapatılmış aslan gibi oluyor. Tropik ormanda yabaniİguazu ile karşılaşmanın etkisi bambaşka.

New York

New York’a arabayla gelmek için en uygun gün bir Pazar günü. Arabayı Manhattan’ın göbeğine park edip yürüyerek gayet güzel dolaşıyor, neyin ne olduğunu çözüyoruz. Sonraki bir hafta otelden metro ile geliyor, bütün şehri, müzeleri, civarı dolaşıyoruz. New York tüm dünyada gençler için cazibe merkezi. Bunda “Sex and The City” gibi dizilerin ve gene Holywood film endüstrisinin payı büyük. Manhattan’da en ucuzu 2005 fiyatları ile 100-150 $ olan, hem de park yeri olmayan karanlık şehir otellerinin yerine 25 km kuzeye gittiğinizdeHudson kıyısında bahçe içinde harika oteller buluyorsunuz. Fiyat da 50-60$ a düşüyor. şehirden hoşlanmadığımız için biz öyle yapıyoruz. Trenle Grand Central Station’a geliyorsunuz, buradan metroya aktarma yapıp canınız nereye istiyorsa bütün gün dolaşabiliyorsunuz. Çoklu bilet alırsanız daha kolay ve ucuz oluyor.

New York

Göçmenlerin ilk geldiğinde karaya ayak bastıkları ve Hürriyet Heykelinin bulunduğu Liberty Island’a tekneyle gidiyoruz. Guggenheim müzesi beklentimin çok altında kalıyor ama Metropolitan gerçekten muhteşem eserlere ev sahipliği yapıyor. Ayrıca fotoğraf çekme özgürlüğü bir müze için harika bir özellik.

Coney Island adını filmlerden duyup, gittiğimizde sefaletine hayretler içinde kaldığımız bir yer.

Manhattan, Wall Street, Turistik bir merkeze dönüşmüş olan Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerinin yıkılmadan önce bulunduğu bölge, Empire State binası, Beşinci cadde, Madison Square Garden, Central Park, China Town gibi bir turist için gidilmesi farz olan her yeri dolaşıyoruz.

Dönüş günü yedi parça eşya ile kan, ter içinde Kennedy hava alanına geldiğimizde büyük şans eseri THY kontuarındaki genç adam aynı mahalleden komşu çıkıyor! Canını sevdiğim vatandaşımın yardımlarıyla sorun çıkmadan uçağımıza canımızı atıyoruz!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here