Mekke ve Medine’yi Görebilmek İçin Suudi’lere Katlanmak!

0
175

2004 ve 2008 yıllarında iki defa umre ziyareti yaptım. Benim çevremde bazen bu ziyaret ön yargılı karşılanabiliyor. Keskin çizgilerle çok tehlikeli bir şekilde ikiye ayrıldığımızı düşündüğüm bu günlerde, ibadetini yapan samimi bir laik ve Atatürk’çü müslüman olarak, her iki tarafı da bir dereceye kadar anlayabildiğimi hissediyor, iki kanattan da gelebilecek tepki ve yanlış anlamaları tahmin etmeme rağmen bu seyahatler hakkındaki tarafsız gözlemlerimi cesaretle ifade etmem gerektiğini düşünüyorum.

Medine

Türkiye’de yaşayan bir müslüman kadın, Kâbe ile Peygamberinin kabri ve mescidini görebilmek için, gerek kılık kıyafetinden, gerek kafaca birlikte olduğu kişilerden, gerek normal davranışlarından fedakârlık etmek zorunda kalıyor. Bunlar dinle ve ibadetle ilgili konular olmayıp, tamamen kültürle alâkalı ve bir kısmı Arap kültürü ile, bir kısmı da Türkiye’de dine sahip çıktığını iddia eden kesimin kültür ve medeniyet tarzı ile ilgili. 

Türk hacıların çok büyük çoğunluğu saf ve iyi niyetli olmakla birlikte maalesef son derece başkalarına saygısız ve eğitimsizler. Gözlemlerime göre %95 i köylerden ve küçük yerleşim yerlerinden geliyorlar. Büyük çoğunluğu, değil daha önce yurt dışına çıkmak, hayatlarında ilk defa köylerinden çıkmış oluyorlar. Kâbe’yi tavaf ederken karşıdan gelen 30 ilâ 40 kişilik, yerleri süpüren gri pardesülerinin sırtlarından birbirini sımsıkı tutmuş, başlarının üstünde kaybolmamaları için kocaman sarı veya turuncu yapma güller iğnelenmiş, avaz avaz bağıran hocalarının dediğini bir ağızdan tekrar eden kadınlar grubu görürseniz bilin ki Türkler geliyor! Bizim hocalar kadar bağıran başka hiç bir hacı yok ve bunun sebebini de çözmüş değilim. Öyle kutsal bir yerde neden bağırılır? İlle birinin uyarması mı beklenir? Her yıl buraya gelen bir hoca bunu kendisi idrak edemez mi? Ayrıca ne kadar eğitimsiz olursa olsun bir insan orada yürekten “Allah’ım beni affet!” demek için bir hocaya neden ihtiyaç duyar, bu kadarını bile sessizce ve huşû içinde kendisi beceremez mi? 

Mekke-Kâbe

Bir gün tavaf esnasında bana şiddetli bir dirsek atan yaşlı bir kadını kendimi tutamayıp durdurdum ve “teyze nereye yetişiyorsun?” diye sordum. “bak hepimiz burada dönüyoruz, bir yere yetişmiyoruz” dedim. “olur mu kızım başka türlü bu kalabalığı nasıl yaracağım ben?” dedi. Diyanetin mutlaka buradan gidecek hacı adaylarına en az bir ay boyunca asgari insan davranışlarını öğretecek şekilde kurslar düzenlemesinin şart olduğuna inanıyorum. Tur rehberi hocaların da hem çok iyi seçilmeleri, hem de fevkalâde eğitilmeleri gerekiyor ama durumu çok ümitsiz görüyorum. Maalesef Türk hacıların sosyal ve kültürel yetersizliği konusunu orada yabancı hacılardan da defalarca duyduk ve benzeri açıklamalar yapmak zorunda kaldık. Bu konu Türkiye açısından utanç vericidir. 

Sadece Türk hacıları değil, bireysel ibadet etmeye çalışanları rahatsız eden başka milletlerin hacıları da var. Mesela İranlılar el ele tutuşuyorlar, uzun boylu iri erkekler hep birlikte kâbeye doğru yaklaşıyorlar, Hacer-ül esved’in yanına kadar kalabalığı yararak yaklaşıyorlar, herkes yanlarından kaçışıyor. Malezya ve Endonezyalılar da girift büyük gruplar halinde birlikte hareket ediyorlar, içlerinde kalmamak için dikkat gerekiyor. Büyük grup bir ağızdan dua edince insan kendi duasını şaşırıyor. Ortamın uhreviliği bozuluyor. Kâbe kesinlikle sessiz, bireysel ve kişisel olmalı. Orada grup faaliyetine yer yok.

Araplara gelince; Ne zaman gitsem “şurayı organize edecek üç tane akıllı müslüman yok mu?” diyorum. Yaya asansörü ile tekerlekli iskemleleri ayırmak bu kadar mı zor? Tavaf edenlerin arasında namaz kılanları engelleyip arkaya alarak, milletin takılıp kafasını kırmasına mani olmak, tavafı bitirenleri belli bir yerden dışarı çıkararak tavafı devam edenleri kesmelerini engellemek, orta yerde ayaklarını uzatıp oturanları kaldırmak, bazı kapıları giriş, diğerlerini çıkış, bazı merdiveni çıkış, diğerini iniş yapmak bu kadar mı imkânsız? Hiç mi oradaki insanların kolaylığını ve rahatlığını düşünen uygar bir kafa çıkmaz o kadar insan içinden? Nasıl bir eğitim, kültür, pratik zekâ yoksunluğudur bu karmaşayı yaratan?

Araplar petrol zengini oldukları için dünyanın her tarafından her malı ithal ediyorlar. Satıcılar davranış bilmiyor. Çoğu tok satıcı ve pek de nazik değiller. Pazarlık yok denecek kadar az ama fiyatlar ucuz. Ayrıca sokak satıcılarından çok daha ucuza ve pazarlıkla da alış veriş yapabiliyorsunuz. 

Bence artık Kutsal toprakların idaresinin bir an önce tüm İslâm ülkelerinden oluşan bir konsorsiyuma verilmesi gerekmekte. Hatta Mekke ve Medine’ye vize konusunu da bu konsorsiyum halletmeli. Diğer müslüman ülkelere zaten hiç olmayan ve bize olan vizeyi bütün kış vermeyip, Marttan itibaren ısı 40 derece olduğunda verip umre mevsimini hem sıcağa getirip hem hac gibi kalabalık yapmanın ne mantığı olduğu izâha muhtaç bir konu çünkü.

Akşam namazı için dış avluda ezan bekliyorsunuz. Kadın hacıların olduğu bölüme Arap aileler kilimler, semâverler, sandviçler ve olmazsa olmaz colalarıyla geliyorlar. Sadece sürmeli gözleri görünen baştan ayağa simsiyah 3-4 karısı ve en az 4-5 cocuğu ile Arap erkeği, beyaz entarisi, kahverengi plastik terlikleri, badem bıyığı ile geliyor, kefiyesini çıkarıp atıyor, saçlarını sıvazlayarak kilime uzanıp etrafında Kâbe’ye ibadet için dünyanın dört bir yanından gelmiş ve gene örtülü ama kendi karıları gibi yüzleri ve elleri simsiyah çarşaflanmış olmayan kadınları inceliyor! Ezan okununca da kalkıp erkekler tarafına namaza gidiyor veya bazen hiç zahmet etmeyip olduğu yerde namaza duruyor. Avlunun bu bölümü ailece piknik yapılan bir alan haline gelmiş durumda. 

Kâbe’nin dört bir tarafını devâsâ gökdelenlerle kuşatıyorlar. Henüz bir kısmına yapabilmişler. İçeri avludan baktığınızda içiniz yanıyor. O koca çirkin binaların yanında koskoca “Kâbe” küçücük kalmış.  Bu saygısızlık karşısında isyan duyuyorsunuz. Başka yer mi yoktu bu binaları yapacak? Orası büyük bir avlu olarak bırakılamaz mıydı? Peygamberimizin zamanındaki gibi hurma ağaçları dikilerek gölgelik yapılamaz mıydı? Evet otellere ihtiyaç var ama onlar biraz daha geriye çekilip Kâbe’nin böyle boğulmasına izin verilmese olmaz mıydı?

Arap çocuklarından nefret ettim! Hiçbir şekilde anneler çocuklarına “yapma!” demiyorlar. Özellikle erkek çocukları zıvanadan çıkmış vaziyetteler. Bir namazda, sandalyede namaz kılan annemin altından secde etmek için oturmak üzereyken sandalyesini çektiklerini farkettiğim için namazımı bozdum, yoksa kadıncağız düşüp hastanelik olacaktı. Bir başka sefer de arkamızdaki bir velet bir kutu vişne suyunu namaz sırasında ayaklarımıza dökerek dört kişinin eteklerini, çoraplarını, seccade, çanta ve namazlarını berbad etti! Umre veya Hacda öfke günah olduğundan her öfkelendiğinizde sadaka vermek ve tövbe etmek zorundasınız. Öfkeden delirdiğinizde sadaka katlanıyor!  Karar verdim, Arap çocukları yok olmayacağına, terbiye sistemleri değişmeyeceğine, ben de gitmeye devam edeceğime göre, bu gidişle boynumda kumbara ile dolaşıp, biriken sadakayı her günün sonunda toptan vermem gerekecek! Tek ümidim bu arada sabrımın artması ve nefsimin terbiye olması ile benim onlara öfkelenmekten vaz geçmem. Zaten olması gereken de bu. Sizde bir olumlu değişiklik meydana getirmeyecekse, kişilik ve hayat muhasebesi yaptırmayacaksa, oraya boş boş gidip gelmenin hiç bir anlamı yok. 

Mescidin içinde anneler secde ederken bebeklerini yere koyuyorlar, ayağa kalktıklarında Kâbe bir avaza bağıran bebek sesiyle çınlıyor. Tekrar secdeye indiklerinde ses azalıyor. Bir namazda secde ettiğiniz yerde belki de biraz önce bir anne bebeğinin bezini değiştirmiş oluyor. Cahildir, kabadır ama temizlik ve dinine saygı bakımından bizim millet gene de farklıdır. Hiç bir zaman başını Kuranın üstüne koymuş, ayaklarını da Kâbe’ye karşı uzatmış horul horul uyuyan bir Türk hacı göremezsiniz ama dinimizi onlardan öğrenmemiz istenen sayısız Arap gösterebilirim. Mısırlı hacılar  son derece kibar ve eğitimli insanlar. Endonezya hacıları da çok nazik ve temizler.

Ramazan umresinde iftar pisliği bir felaket. Mermer avlularda ve merdivenlerde tavuk, pilav, hurmalar ellerle yenip çekirdekler ve kemikler yerlere saçılıyor. Sonradan büyük makinelerle ve deterjanlı sularla her taraf yıkanıyor ama o zamana kadar ortam görülecek bir şey. Eğer temizlik öncesi oralarda yürümek, namaz kılmak, tavaf veya say yapmak gibi bir mecburiyetiniz varsa vay halinize. Ayaklarınıza yapışmış kemik ve çekirdeklerle otelinize dönüyorsunuz. 

Çok uzun yıllardır, eski zor şartlardan kalma alışkanlıktan olsa gerek, hac ve umre ziyaretlerine giden insanların gitmeyenlerin cesaretini kırmamak için oradaki kötü hatıralarını anlatmamaları gibi bir gelenek oluşmuş. Hatta bu iş, geleneğin bir derece üstüne çıkıp, “Anlatma, günah!” haline dönüşmüş. Benim şimdiye kadarki gözlemlerim bu geleneğin biraz zorlanması oldu. Şimdi bunlara rağmen oraların bana ne ifade ettiğini anlatmak istiyorum.

Medine, Peygamberimizin mescidinin ve kabrinin olduğu şehir.  Mescit çok güzel ve ferah. Yıllar içinde eklentiler yapılarak git gide büyümüş. Şimdi Arapların tamamen yıkma kararı aldıkları söyleniyor. Umarım peygamberimizin türbesini de yıkmayı düşünmüyorlardır! Kabre yakın olan bölümün üstü tentelerle gölgelenmiş, açık, serin oluyor. Kabir ziyareti erkeklere gün boyu serbest olmasına rağmen kadınlara günde sadece iki kere açık olduğu için mahşer gibi kalabalık oluyor. Millet birbirini çiğniyor. Fakat oraya girebilmek ve peygamberinin yanı başında iki rekât namaz kılabilmek o kadar önemli geliyor ki insana, herkes birbirine siper oluyor ve gözyaşları içinde başarıyoruz. Umre ziyaretlerinde Medine’ye genellikle iki-üç gün ayrılıyor. Sonra uçakla veya beş saat süren bir otobüs yolculuğuyla Mekke’ye gidiliyor. Mekke’de Umre vazifesi ve nâfile ibadetler dışında çevre gezileri de yapılıyor. Uhud şehitlerine, Nur dağı’na ve Arafat’a  gidiliyor. 

Uhud Mezarlığı

Medine’den yola çıkıldıktan bir süre sonra Mikat mescidine geliniyor. Birkaç tane Mikat mescidi var. Umre veya hac için niyet edilen ve Mikat mahalli denen bu sınırdan sonra artık sadece müslüman olanlara geçiş izni var. Diğer dinden olanlar bu sınırdan ileri geçemiyorlar. Erkekler en geç burada ihramlanmak zorunda. Kadınlara ihram mecburiyeti yok, onlar dikişli, tercihan açık renk, sade, ihram benzeri kıyafetler giyiyorlar ve otelden giyimli çıkıyorlar. Bir gelişte birden fazla umre yapılabiliyor. Bunun için yeniden Mikat mescitlerinden birine gelip, tekrar umre niyeti yapmak gerekiyor. Bu yapılmazsa bir umreden sonra nafile tavaflarla yetiniliyor. 

Şehre yaklaşılırken Mekke göründüğünde hep bir ağızdan ”Lebbeyk Allahümme lebbeyk” (Geliyorum Allah’ım, geliyorum) tekrarlanmaya başlanıyor. Duyguların en yoğunlaştığı anlar. Buralara gelmeyenlerin anlamakta güçlük çekeceği heyecan ve gözyaşı yüklü dakikalar bunlar. 

Kuba Mescidi

İlk defa gelenin Kâbe’yi ilk gördüğü an dilediği her ne ise olacağına inanılıyor. Bu nedenle Mescid-i Haram’a ilk girdiğinizde son ana kadar gözünüzü yere indiriyor, öyle yürüyorsunuz. Ta ki onu olanca haşmetiyle önünüzde görünceye kadar. O zaman içinizden dileğinizi söylüyor, Allah’a kabulü için dua ediyorsunuz. Oraya her iki gidişimde de tavaf esnasında müthiş bir enerji hissettim. Sanırım binlerce insanın birlikte dua ve ibadet etmesinin, omuz omuza dönmesinin oluşturduğu çok güçlü bir enerji alanı. Sizi çekiyor, içine alıyor, bırakmıyor. Uzaklaştığınız zaman gene çağırıyor. Kâbe’de bulunmak, tavaf etmek, bağımlılık yaratan bir büyü. Bir süre sonra öyle bir duygu içine giriyorsunuz ki; ”İşte şimdi olmam gereken yerdeyim, bundan sonra hep burada olmalıyım, başka hiç bir şeye ihtiyacım yok.” gibi bir hâl geliyor. Bu şekilde yaşayan pek çok Türk var. Mekke’ye yerleşmişler, bütün günleri Mescid’de geçiyor. 

Zemzem kompleksi ve inşaatlar

Her yıl ya da birkaç yılda bir umre ya da Hac ziyareti yapanlara çok kızar, “bir kere vazifeni yaptıktan sonra fazlasına ne gerek var, bunu ticaret için yapıyorlar” derdim. Gittikten sonra anladım  ki Kâbe insanın kanına giriyor, özletiyor, çağırıyormuş…

Arafat

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here