Şili ile Türkiye Ayni CIA Projesinin Ürünü Olabilirler mi?

0
164

Önceki üç yazıda anlatılmaya başlanan Güney Amerika gemi gezisinin son durağı, Şili’nin başkenti Santiago. Gezinin ikinci yarısı Şili topraklarında devam ediyor; 

Arjantin’den Şili’ye geçişte ayni dili konuşan iki komşu millet arasında hiçbir fark olmayacak sanmıştık ama hiç de öyle olmuyor. Şili’liler bize benzeyen, küçük üç kağıtçı tarzı bir millet. Bir şey sorarken sizi kandıracaklarını hep ihtimal dahilinde tutmak zorundasınız. Mesela gideceğiniz yerin yirmi metre ileride olduğunu bilmesine rağmen dolmuşçu sizi arabasına alıyor ki bu bizim başımıza geldi, binmemizle parayı alıp indirmesi bir oldu! Yardıma ihtiyacı olan insana zorluk çektiren, onun sıkıntısı ve yol, yordam bilmezliğinden üç beş kuruş menfaat sağlamaya çalışanlar genellikle ezilmiş toplumlardan çıkıyor. Avrupa’da gettolarda, dışlanan göçmenler arasında bu tipler fazlasıyla var. Amerika’da bizim muhatap olduğumuz, sokaklardaki zencilerin çoğu da bu güvenilmez, düşmanca tavır içindeydiler. Bir kaç kötü tecrübeden sonra bir daha asla bir zenciden yardım istemedik. Kendi ezilmişliklerinin acısını, sizin ülkeye, dile, kurallara yabancılığınızdan çıkarmaya çalışıyorlar. Bu sağlıksız tavrın sebebini biliyorsunuz, tarihte başlarına gelenler yüzünden onlar için üzülüyor, hak da veriyorsunuz ama ters bir davranışa maruz kalmak ve sebepsiz yere sıkıntıya düşmek de sizi öfkelendiriyor. İster istemez o toplum hakkında olumsuz  yargılara varıyor, döndükten sonra o ülkenin adı geçince canlanan kötü anılar biriktiriyorsunuz.

Şili’de gaspçılarla karşılaşmak çok sık rastlanan bir şey. Çok uyarıldığımız için kamera ve fotoğraf makinesi taşımıyoruz ama daha da beteri, Santiago’nun göbeğinde bir alış veriş merkezinde tam Noel arifesi, kilitli sırt çantasından bir anlık bir gaflet sonucu ABD vizeli pasaportlarımızı çaldırıyoruz. Dönüş biletilerimiz de Miami üzerinden olduğundan, sonraki on gün tam bir kâbus oluyor! Yaşadıklarımdan sonra kimseye Güney Amerika’da pasaport çaldırmayı tavsiye etmiyorum! Bu arada Amerikan elçilik görevlilerinin, bizim elçiliğimizdekilerden daha fazla yardımcı olduklarını da belirtmeden geçemeyeceğim. Karı-koca ikimiz de aynı okulun mezunları olmamıza rağmen, büyükelçi ve müsteşarı bizi iyi karşılayıp yeni pasaportları hemen veriyorlar ama yaklaşan Noel tatili heyecanı ile o kadar meşguller ki, sonrası için iki vatandaşlarının uzun tatil öncesi başlarına gelenler onları pek az ilgilendiriyor. Hatta durumu duyduğunda elçinin ilk sözü; “Eğer paranızı çaldırdıysanız, hiç kusura bakmayın size yardımcı olamam çünkü tahsisatımız yok!” oluyor. Siz siz olun, ülkenizin elçiliklerine güvenerek yaban ellerde para, pasaport çaldırmayın çünkü hiç bir yardım göremezsiniz. Hatta kendi ifadelerine göre her akşam elçilik, elçilik resepsiyon dolaşmaktan zavallıların bir gece evde TV seyredecek vakitleri yokmuş, nerede kaldı sizinle uğraşmak!

Amerikan elçiliğinden tatil öncesi son iş günü yalvar, yakar kargo ile gönderilmesini sağladığımız vizesi yenilenmiş pasaportlarımızı, haberli olmalarına rağmen teslim almadan, Noel alışverişi için elçiliği erken kapatıp gidebileceklerini önceden tahmin edip, son anda yetişmemiş olsak halimiz nice olurdu, düşünmek bile istemiyorum! Her halde bir ay daha Vinã del Mar’da elçiye hayır dua(!) okuyarak Pasifiğin dalgalarını sayardık!

Arjantin’in durmuş oturmuş, kültür ve sanat ağırlıklı havası Şili’ye girince birden yok oluveriyor ve yerini taşra havasına bırakıyor. Tango ve müzik bitiyor denebilir, tabii bir kaç turistik bölgede tombiş kızların estetikten yoksun kıyafetlerle yaptıkları tangomsu dans gösterilerini saymazsanız!

O caddeler boyu müzik dükkânları, konser salonları, kitapçılar, dans ve tiyatro salonları ile sinemalardan eser yok. Bize çok benziyorlar. Amerika canlarına okumuş, kendisine özenir hale getirmiş. Senelerce dikta rejimi altında inim inim inlemişler, kişiliklerini kaybedip yoz ve maddi bir hale gelmişler.

1970 yılında tarihte seçimle iş başına gelmiş ilk Marksist başkan olan  Salvador Allende’yi 1973 te fiilen CİA desteği ile Devlet Başkanlığı Köşkünü basarak intihara zorladıktan sonra  yönetimi devralan diktatör Pinochet yönetiminde,1990 yılına kadar tam 16 yıl rejime muhalifet adı altında topluma işkence yapılmış. Yaklaşık 3000 kişi öldürülmüş, 1000 kişi hâlâ kayıp durumda. Pinochet sonradan yargılanıp yaptıkları insanlık suçu kabul edilmiş olsa da bu arada olan olmuş, yetişmiş genç nüfus yok edilmiş ve toplum istenen hedefe doğru dönüştürülmüş. Kanlı bir yakın tarihin ağırlığı altında ruhsuz bir tüketim toplumuna dönüşmüş görünüyorlar. Benzer ülkelerde ders alan var mı acaba, şüpheliyim doğrusu! Dizi izlemekten vakit mi var?

Büyük ve eski şehirler dışında binalar hep yeni. Bir özelliği ve ilk bakışta insanı çarpan geleneksel bir mimari tarzı yok. Sadece Vinã del Mar’ın kuzey bölgesinde bir kaç tane çok büyük olmasına rağmen estetik açıdan başarılı yapı görüyoruz.

İnsanlar kibar değiller, yollara işiyorlar, tükürüyorlar.  Gençler inanılmaz bencil ve pervasızlar. Yaşlılara hiç yer vermiyor, kalabalık metroda millet üst üste giderken yere oturup, ayaklarını upuzun uzatıp öpüşüyorlar. Her yerde herkesin içinde sevişiyorlar. Zaten gerek sokakta, gerek vasıtalarda sürekli yere oturmak Şili gençlerinin özelliği halinde. Bir süre sonra bu pervasızlık ve edepsizlik öyle sinirinize dokunuyor ki, hepsini boğacak hale geliyorsunuz. Biz gençlerimizin davranışlarından şikâyet ederken bir de onları görmek lazım.

Dükkânlarda kaliteli şey az. Kıyafetleri görgüsüz, rüküş, ve fazla süslü. Takılara, ucuz incik, boncuğa bayılıyorlar. Sürekli alış veriş halindeler. Kıyafetler demode, sentetik bluzlar, elbiseler rağbette. Genç kızlar epey göbekli ve çıplak geziyorlar. Büstiyer üstüne dantel bluz pek moda! Daha da ilginç olan, hamile kadınların karınlarını çıplak bırakacak şekilde kısa bluz ve düşük bel pantolonlarla gezmeleri. Otobüste, dolmuşta koca, çıplak karnını burnunuza dayayan bir kadınla yan yana oturmak çok rahatsızlık veriyor. Bu acaip merakı son yıllarda bizim hamilelerimizde de de gözlemlemeye başladım. Bu gençlere ilk çocuk doğuranın kendileri olmadığını, doğacak çocuk onların DNA’larını alacağından dünya harikası bir yaratık olmayacağını, herkese kendi çocuğunun tatlı olduğunu, göbek deliği fırtlamış kocaman bir karnın güzel değil, son derece itici olduğunu yol yakınken birinin söylemesi gerek bence!

Küçücük bebeklere halka küpe takıyorlar. Nasıl kulakları zarar görmüyor, hayret!

Çok sigara içildiğini görmüyoruz.

Bizim eğitimsiz insanlarımızda da eksik olan, yolda veya kalabalıkta kendine çeki düzen verip karşısındakine hak tanıma alışkanlığı pek gelişmemiş. Yaşlı veya kadına özen ve özel muamele de hiç yok. Herkes kendini kurtarma peşinde.

Hareketleri yavaş. Bir kasa kuyruğu dakikalarca uzayabiliyor. Bizim gibi hızlı harekete alışmış insanlar için iç kasıcı bir durum. İlâçlar bize göre ucuz.  Hatta Ator (kollestrol düşürücü) bizim para ile 4 tl olduğu için bir kaç kutu alıyor, dönünce daha çok almadığımıza pişman oluyoruz.

Aynı bizim gibi şehir içi ve dışı her yere her zaman umumi vasıta var. Ulaşım kara yolu ağırlıklı. Otobüsler ucuz, güzel ve zamanında kalkıyor. “Gidiş-dönüş” gibi tabirleri öğrenmek gerekli. Hiç kimse başka dil bilmiyor diyebilirim. Mutlaka biraz İspanyolca öğrenmeli, veya her yere önceden ayarlanmış turlarla gidilmeli. Arjantin’de her an yenen Empenadalarburada da var, biraz daha büyük, daha kalın hamur ve daha az çeşit olarak. Palta dedikleri avokadoyu her yiyeceğe ezme olarak koyuyorlar. Biz nefret ediyor, yiyemiyoruz. Çok sağlıklı imiş, kolesterol düşürüyormuş ama yenecek gibi değil. Sandviçlere, börek içlerine tereyağ ya da mayonez yerine onu sürüyorlar. İstemiyorsanız koymamaları için uyarmak lâzım. Tayland’daki “no garlic, no curry!”feryadı burada “no palta!”ya dönüşüyor.

Uruguayda çok yaygın olan ve Arjantin’de de içilen Mate çayı burada pek içilmiyor.

Coqimbo

Coquimbo

Gemi yanaşırken şehir siluetinde iki nokta dikkati çekiyor. Biri bir tepedeki büyük haç, diğeri şehrin ortasındaki diğer yüksek tepede ona nazire gibi duran, benzerlerini daha önce Tunus’ta görmüş olduğumuz köşeli minareli kocaman pembe cami. Haydi haçlara ne zamandır alışmışız da, bu cami de neyin nesi böyle? Sonradan Kral VI. Muhammed kültür merkezi olduğunu öğrendiğimiz cami hemen câzibe merkezi oluveriyor ve iner inmez önce vasıta bularak, sonra yürüyerek ve tırmanarak, bulunduğu tepeye zor belâ ulaşıyoruz. Kültürel aktiviteler için kullanılan bina 200 m2 alan üzerine inşa edilmiş ve 2004-2006 yıllarında bitirilmiş. 100 kişilik cemaati ağırlayabilen bir mescidi ve Fas’ın Marakeş şehrinde bulunan Kutubiye camiinin minaresinin replikası olan 37 m yüksekliğinde bir minaresi var. Merkezin başlıca amacı dinler arası diyalog ile kültürler arası hoşgörü ve anlayışa hizmet etmek. Bu gayeye yönelik çeşitli faaliyetlerde bulunuyorlar. Restorasyonda olduğu için genç bir Şilili bekçi delikanlıdan başka kimse yok. Bir süre çat pat muhabbet ediyoruz, müslüman olmamız çok hoşuna gidiyor ve minareye çıkma isteğimizi kırmıyor. Güçlükle en tepeye kadar çıkıyor, müthiş rüzgârda savrulmamaya çalışarak şehre bakıyoruz. Sonra dünyanın en ücrâ ibadethanelerinde, hatta kiliselerde bile olduğu gibi burada da namaz kılma arzum depreşiyor. Mümkün olup olmadığını soruyorum, memnuniyetle karşılıyor. Arka bahçede şadırvanda abdest alıyorum. Gülerek beni izliyor sonra yerlere mukavvalar serilmiş, toz içindeki mescid kısmına götürüyor. Yerden dikkatle temiz bir mukavva bulup bana veriyor ve saygılı bir şekilde çıkıyor. Coquimbo’daki camide, uzun zamandır ilk defa namaz kılınıyor.

La Serena

La Serena

Sahilde bulunan bu şehir Coquimbo’ya 10 km. mesafede çok sevimli bir sayfiye şehri. Bizim Bodrum tarzı çarşının içinde şemsiyeli kafeler, lokantalar, pasajlar, açık hava müzisyenleri var. Yol boylarında mor çiçek açmış ağaçlar şehri süslüyor. Noel pazarı kurulmuş. El işleri, çocukları sevindiren Noel Babalar, alış veriş edenlerle şehir çok hareketli. Güzel mimarisi olan kiliseler, binalar görüyoruz. Sahilde geniş bir kumsal var insan yüzmek istiyor ama yıllık ortalama sıcaklık 14 derece. Çarşı içinde şık bir pasajda güneşli havada keyifle yemek yiyor, gemiye dönüyoruz.

Valparaiso

Valparaiso

Santiago’nun limanı olan şehir “Pasifik’in mücevheri” lâkabına sahip ve 2003 yılında dünya kültür mirasına dahil edilmiş. Büyük ve karışık bir liman şehri olan kent, 19. yüzyıl Güney Amerika’sının şehircilik ve mimari gelişimine en güzel örneklerden birini teşkil ediyor. Şili’nin ikinci büyük şehri ve  dünyanın en güvensiz yerlerinden. Aslında Şili’de denizden yukarı doğru yükselen dağlık tabiat manzarasına alışıyor insan. Bence dünyanın şimdiye kadar gördüğüm en etkileyici ve güzel dağları And dağları. Aşık oldum diyebilirim.

Burada yüksek mahallelere çıkan funikülerler dışında “Collectivo” denen dolmuşlar var. Fiyatları taksiye nazaran çok daha ucuz oluyor ama nereye gideceğinizi bilmek ve üstlerinde yazan güzergâhlara dikkatli bakmak şartıyla. Şili fiyat açısından Arjantinden çok daha pahalı. Hatta bazı mallar bizden bile pahalı.

Asla gece geç vakit olmadık yerlere gitmemek gerekli, hatta bazı semtlere gündüz de gidilmese iyi olur. Dünyanın sahte pasaport merkezi imiş. Bizim pasaportların nereye gittiği belli! Mafya çok güçlü. Grup halinde dolaşmakta yarar var. Fotoğraf makinesi, kamera gibi pahalı aletleri görünür şekilde taşımamak lazım.  Sokakta Şilililer tarafından hep uyarılıyor, zaten bir süre sonra korkudan otelde bırakıyoruz. Yolda büyük çanta, bavul ile yürümek doğru değil, biri elinizden kapıp gidiveriyor. Valparaiso’da yukarı şehre funikülerlerle çıkılıyor. Eskiden yaklaşık 30 adeti bulan  bu raylı araçların en eskisi olan Concepcion, 1883 tarihli. Bu ilginç  yolculuğu denemek lâzım. Duraklar ve eğimin fazlalığı çok ilginç. Yukarıda tarihi ve turistik bölgesi var, her sokak bir öncekine yukarıdan bakıyor ve müthiş bir uzak liman manzarasına sahip. Orada da pek çok küçük otel ve kafeler var. Hatta eski evleri o kadar bizim ahşap konaklara benziyor ki, çektiğim fotoğrafı Safranbolu’dan desem herkes inanır. Zaten bu iki memleketin bizimle ortak noktaları çok merak uyandırıcı. El Turco dedikleri, bizim Osmanlı zamanı gelen dedelerin büyük etkisi olmuş kanımızca. Çok ta sempatileri var bize. Hemen hepsinin geçmişinde bir Turco bulunuyor. Yemeklerin bu kadar benzer olmasının da başka bir açıklaması yok herhalde. Genç yabancı turistlerle dolu, modern ve sanatsal dekore edilmiş bir kafede oturuyoruz. Entelektüel havalı genç sahibi Türk olduğumuzu öğrenince yanımıza geliyor. Türkiye hakkında ne çok bilgi sahibi olduğunu görmek bizi şaşırtıyor. Bizim kırık İspanyolcamız, onun az İngilizcesiyle keyifli bir sohbet yapıp, Türkiye’nin Avrupa Birliğine neden giremeyeceğini tartışıyoruz! Lisanımız yetersiz ama dünyanın iki ayrı ucundan da olsak aynı fikirde ve duyguda olduğumuzu görmek içimizi ısıtıyor.

Gemiden indiğimiz ilk gece kaldığımız, dünyanın her yerinden gençlerin rağbet ettiği neşeli Hostel dışında, güvensizlik nedeniyle Valparaiso’da kalmıyoruz. Tramvayla 20 dakika uzakta, ilk gördüğümüzde hoşlandığımız, bize daha munis ve sıcak gelen turistik Vinã del Marşehrinde kalmayı tercih ediyoruz.

Vinã del Mar

Bizim Antalya, İzmir gibi bir sayfiye şehri. Akdeniz iklimi gibi bir iklime sahip. Begonvil, okaliptüs, palmiye, karabiber, hatta iğde ağaçları yanı sıra bahçelerde yüksek ortam nemi isteyen açelya da görüp bu ilginç bitki karmasına hayret ediyoruz. Burası Şili için de favori bir tatil yeri ve dördüncü büyük şehri. Lâkabı “La Ciudad Jardin” (Bahçe şehri) Çok hoş bir şehir ve adından da anlaşılacağı üzere üzüm bağları ile çevrili. İçinden Marga-Marga nehri akıyor. Nehir ve okyanus kıyısı kordon boyu palmiyelerle süslü. Geldiğimiz gün şehrin itfaiyesinin kuruluş günü kutlamaları var. Caddede halk toplanmış, geçit resmini izliyor. Turizm bürosuna gidiyor, otel adresleri alıyoruz. Onların tarifine göre yürüdüğümüz bölgede bir çok küçük otel var ama biz altı tane küçük eski ahşap evin birleştirip otel haline getirilmesiyle çok değişik ve ilginç olmuş labirent gibi bir aile pansiyonunu seçiyoruz. (Hotel Monaldi) Bina o kadar girift ki, odamızın yerini bulmayı ancak üç günde öğreniyoruz! Yaşadığımız sıkıntılı dönemde evimiz gibi oluyor. Sahibinin torununun bilgisayarından internete giriyorum. Güler yüzlü kadınlar tarafından çamaşırlarımız yıkanıyor, yemeğimiz pişiyor. Mutfakta buzdolabına tereyağı, peynir, meyvemizi koyuyoruz. Elçiliklerden gelen mesajları bizim için not edip, akşamları dil sorununu aşarak iletmeye çalışıyorlar. Çoluk-çocuk birlikte yemek yiyoruz. Saddam Hüseyin’in öldürülmesini televizyondan birlikte seyrediyor, birbirine tezat da olsa karşılıklı yorumlarda bulunuyoruz.

Vina del Mar

Sahilde pek çok büyük otel var. Bu oteller kuzeye doğru da devam ediyor. Şehrin güneyinde daha çok sahiller, plâjlar, parklar, oteller, kordon boyu var. Kuzeyde yüksek apartmanlar ve alışveriş merkezleri bulunuyor.

Pasaportlarımızı çaldırınca yenisini çıkartıp Amerikan vizesini alıncaya kadar burada on gün kalıyoruz, muameleler için otobüsle 45 dakika süren Santiago’ya gidip geliyoruz. Noel arifesi olduğu ve muameleler ABD büyük elçiliğinden alınacak vize nedeniyle uzadığı için bunalımlı bir dönem oluyor. Bu dönemde Arjantin’i özlüyoruz, Şili’den sıkılıyoruz ve otobüsle And dağlarından geçerek Arjantin’in Mendoza şehrine gitmek için bilet alıyoruz. Pasaportları bizim elçilik hemen vermiş ama yeni pasaportlarda Şili’ye giriş damgamız olmadığı için yanımızda karakoldan aldığımız kayıp tutanağı var. Tutanağı ne olur, ne olmaz diye binerken şoföre gösteriyoruz, bir sorun olmadığını söylüyor. Beş saat sonra, sabaha karşı dörtte, And dağlarında 3200 metrede, Şili-Arjantin sınırının Arjantin girişi Horcones kapısında,  buzz gibi bir havada, Şili polisi bizi Şili’ye giriş damgamız olmadığı için ala koyuyor. Tutanağı enternasyonal polisten değil de jandarmadan alındığı için tanımadığını söylüyor, hem de açıklamaya çalıştığımız için ayağa fırlayıp kovarak, dışarı çıkmamız için elini silâh kabzasına atıp yüksek sesle üçe kadar sayarak, son derece kaba ve sert davranarak, sadece İspanyolca konuşarak ve hiç dinlemeyerek. Oysa daha önce jandarma dahil hiç kimse bize böyle bir polis ayırımından söz etmemiş, enternasyonal polise gitmemiz gerektiğini söylememiş. Binerken sorun yok diyen şoför ise hiç yardımcı olmadığı gibi, ödediğimiz dünya kadar parayı iade etmeden, yüzümüze bile bakmadan, konuşma çabalarımıza “no English!” diye karşılık verip apar topar kaçıyor. İncecik polar ceketlerle, Allah’ın dağında, karanlıkta çaresiz kalakalıyoruz. Ne gelen var, ne giden! Ümitsizlik içinde ne yapacağız diye düşünürken yardım eden gene genç bir Arjantin sınır polisi oluyor. Bizi camlı bir kulübeye götürüyor, eski bir sobayı sonuçsuzca yakmaya uğraşıyor, orada beklememizi söylüyor. Gel de sevme bu milleti! Sabah sekize kadar ne olacağını bilmeden titreyerek bekliyoruz. Sabah olunca aynı genç adam, gece vardiyası biten personelin arabasına bizi bindirerek Şili’nin Libertadores kapısına geri gidebilmemizi sağlıyor. Bu arada problemi çıkaran Şili görevlileri gece boyunca gülerek, alaylı konuşarak bizi izliyorlar. Akıl almaz şekilde, anne-babaları yaşındaki insanlara sanki  düşmanmış gibi bir davranış içindeler. Şili sınır kapılarındaki uygulamalar ile ilgili bir “Gece Yarısı Ekspresi” filmi çekecek Avrupalı-Amerikalı film yönetmeni yok mu acaba diye düşünüyorum. Yok tabii, onlar kendi amaçlarına hizmet edecek projeler peşindedirler. Gerçekleri kovalamak gibi bir amaçları yoktur!

And dağlarında Şili-Arjantin arasında Las Libertadores Sınır Kapısı

Şili sınır karakoluna varınca, ülkeye yirmi gün önce gemi ile Punta Arenas’tangirdiğimizi Enternasyonal Polis’e güçlükle, gemi yolcu listesi bulununcaya kadar sayısız telefon bağlantısı yapılarak ispat edip giriş belgemizi alıyoruz ve öğleye doğru Mendoza’ya yolculuğumuza devam edebiliyoruz. İnsanın bir ülke hakkındaki izlenimleri tek bir hadiseyle oluşmuyor ama bir kere oluşunca da düzeltmesi çok zor.

Vinã’da kaldığımız süre içinde gene umumi vasıtalarla kuzeye doğru sahilden tatil yörelerine gidiyoruz..

Sahilde Renãca, Concon şehirleri var. Bizim Bodrum-Kumburgaz arası yerler.

Renãca, Concon

Tatil yöresi ama adının aksine Pasifik okyanusu korkunç bir deniz. Vinã del Mar’dakaldığımız on gün boyunca plajlarda her gün kırmızı bayrak var. Israrla takip ediyorum, bir gün bile beyaz bayrak görmek kısmet olmuyor ama zaten beyaz da olsa girilecek gibi değil. Ben hayatımda bu kadar büyük dalga görmedim. Plajlara giden sadece güneşlenip dönüyor. Kendi memleketimizi düşünüp şükürler ediyoruz .

Concon‘da devâsa bir takım siteler yapılmış. Karşıdan görüldüğünde “karada transatlantik mi, bu ne?” denecek kadar yüksek ve çok çirkin. Üstelik hemen denizin kenarına yapmışlar ve bizim siteler misali her bir dev blokun önüne küçük bir de havuz kondurulmuş çünkü denize girmek mümkün değil.

Renãca nisbeten daha küçük ve daha sevimli. Okullar tatile girmiş, Mc Donalds’ lar, Burger King’ ler çocuklarla dolup taşıyor. Arjantin’de bu Amerikan zincirleri tutunamamış. Kültür sağlam, karşı koyuyor. Koskoca Buenos Aires’te sadece bir tane Amerikan markası hamburgerci görüyoruz. Şili ise onlarla dolu. Bilin bakalım nereye benziyor!? Çocukların kılık kıyafetleri, tavırları tam Amerikan kenar mahalle bozması. 13 yaşında küçük kızlar, her biri birer Lolita, büyüyünce Jennifer Lopez olma hayaliyle ortada salınıyorlar.

İsla Negra

Pablo Neruda’nın evinin olduğu yer. Santiago yolu üstünden denize doğru sapılıyor. Bağlık bölgede ve şarap merkezi. Bağlarla palmiyelerin hakim olduğu tabiat ve okyanus son derece etkileyici.

İsla Negra-Pablo Neruda’nın evi

Büyük şairin evine tek kelimeyle vuruluyorum! Labirent gibi, ev değil özgün bir sanat eseri. Maalesef içeride fotoğraf çekimine izin vermiyorlar. Her şeyi kendi eliyle yapmış, yıllar içinde oda oda ilave etmiş. Deniz aşığı olduğu için bir gemi gibi tasarlamış. Kamara benzeri yatak odası üst katta, kocaman penceresi doğrudan köpüren okyanus dalgalarına bakıyor. Her yer denize ait objelerle dolu. Yemek masasına “Regalo del mar” (denizin armağanı) diyormuş. Denizden karaya vurmuş bir kamara kapısıymış. Muhteşem bir deniz kabuğu kolleksiyonu var. Dâhilerin her şeyi farklı oluyor. Mezarı da karısı Mathilde ile birlikte bahçede, okyanusa karşı. Neruda’ya olan sevgimi arttıran ve hayatta gördüğüm tartışmasız en güzel film olan İtalyan yapımı “Postacı” yı hatırlıyor, dönünce bir daha izlemeye karar veriyorum. Şili’de benim için tekrar, tekrar görmek isteyeceğim, özlediğim tek yer, bu sıra dışı müze-ev oluyor.

Müzeye girerken Dündar’ın üstündeki Mendoza yazılı T-Shirt yüzünden bizi Arjantinli sanan genç bir çift yanımıza geliyorlar. Balayı için Şili’ye gelmiş kibar ve güzel Buenos Airesli yeni evlilerle böyle tanışıyoruz. Yakışıklı genç adam, tango pianisti. Bizim dil sorunumuz nedeniyle hemen bizi himayelerine alıyor, bilet alma, giriş ve rehberlik konusunda yardımcı oluyorlar. Oysa orada dünya kadar Şilili var ve ülkelerinde misafir olmamıza rağmen kimsenin umurunda değiliz. Hep mi iyileri bizim karşımıza çıkıyor bu Arjantinlilerin? Gel de ön yargılı olma!

Evi gezdikten sonra otobüsle dönüş yolundaki Quisco’ya gidiyoruz. Çok sıcak havada, mavi gözlü Kanadalı garson kızın getirdiği mezgit tava benzeri balığımızı yiyor, plajda denize giremeyenleri(!) seyrediyoruz.

Şili’nin en önemli özelliği balık ve deniz mahsulleri. Pek çok balık lokantası var ama buna rağmen biraz iyice olanları epey pahalı.

En hoşumuza giden bir diğer şehir, kıyıdan gittiğimiz en kuzey yer olan;

Zapallar

Gerçekten Şili’de ve başka ülkelerde gördüğüm en güzel yerlerden biri. Zenginlerin oturduğu bir sayfiye kasabası. Tamamı orman içi, çok dik bir yamaç üstüne serpiştirilmiş belki 50-60 yıllık müthiş şık malikânelerden oluşuyor. Hepsinin kapısında en pahalısından cipler park etmiş. Çirkin veya kalitesiz hiç bir yapının bu güzelliği bozmasına izin verilmemiş. Bitki çeşidi zenginliği hayret verici. Çok büyük ve yaşlı okaliptüs ağaçlarının arasında çam, palmiye, karabiber, zakkum, begonvil, agave ve her tür kaktüs, kauçuk, erica,(süpürge otu) bahçe çiti şeklinde biçimlendirilmiş ağaç minesi, agaphantus, çok yıllık ve mevsimlik çiçeklerle cennet gibi süslenmiş bahçeler, ormanın kuytusuna gizlenmiş evleri güzelleştiriyor. Yeşil yamaç, aşağıda küçük, kapalı bir koyla son buluyor. Deniz gene girilecek gibi değil fakat manzara nefes kesici. Dalgalar vurdukça pus kalkıyor. Hava açık olmasına rağmen soğuk bir sis her yanı kuşatmış. Bu kadar kesif yeşilliğin nedeni bu yüksek nem olmalı. Pek çok pahalı tekne koyda demirlemiş ama o dalgada nereye kadar gidebildiklerini merak ediyor insan. Burunda, koya  yukarıdan bakan çok şık bir balık lokantası var. Duyduğumuza göre yabancı önemli devlet misafirleri buraya getiriliyormuş. Her tarafta çeşit çeşit kuşlar, martı, albatros, pelikanlar, denize dalıp çıkardıkları machas denen bej rengi uzun midyeleri yukarıdan kayalara atarak kırıp yiyorlar. Dalgaların ve kuşların çığlıkları birbirine karışıyor. Ürküntüyle karışık bir hayranlık içinde manzaraya dalıp gidiyor insan. Kendimizi gene bir belgeselin oyuncuları zannediyor, uzun süre ayrılamıyor, sahildeki toprak yürüyüş yolunda yürüyüp koyu dolaşıyor, burada yaşamanın nasıl olacağını hayal ederek bu inanılmaz ortamı seyre dalıyoruz.

Zapallar’dan sonra daha kuzeye devam edip, önce bir at çiftliği ve yarış alanının olduğu Cachagua’ya geliyoruz. Daha yukarıda ise sahil boyu lokantalar, tatil evleri, çarşılar ve böcek ve karides çeşitlerinin bolluğu ile göz dolduran balık pazarı ile Maintecilla var. Kayaların üzerine inşa edilmiş olan ahşap kerevetin üstüne çıkıp kudurmuş okyanus dalgalarını seyrediyoruz. Vahşi Pasifik sahilleri belki denize girmeye elverişli değil ama seyrine doyum olmuyor! Burada karides yerken kullandığımız Chilly-acı biber sosunun rastladığımız en muhteşem sos olduğunu görüyoruz ama maalesef oradan taşımak veya Türkiye’de bulmak olanaksız.

Santiago

Şili’nin baş şehri, büyüklüğüyle insanı şaşırtıyor. Gelir dağılımında aynı bizdeki gibi uçurumlar olduğu için, aslında keskin bir bölünmeyle iki tezat şehirden oluşmuş. Bir taraf gelişmiş gökdelenleri, şık binaları, kolonyal mimari eserleri, alışveriş caddeleri ile gösterişli bir Avrupa kenti gibi, onun hemen yanında ve belki daha geniş bir alanda yayılmış döküntü bir teneke mahallesi o alımlı şehri kuşatıyor.

Santiago de Chile

Elçiliklerin bulunduğu güzel Bellavistabölgesinden funiküler ve teleferikle çıkılan 880 m yüksekliğindeki San Cristobal tepesinden aşağıya bakıldığında bu çelişki rahatlıkla görülebiliyor. Burası Cerro Renca’dan sonra şehrin ikinci en yüksek yeri. Özellikle bahar ve yaz aylarında And dağları eteğindeki şehri bütün haşmetiyle görmek için mükemmel bir nokta. Tepede 1908 yılında yapılmış 22 m yüksekliğinde Meryem Ana (Virgen de la Inmaculada)heykeli bulunuyor. Adeta Rio’daki Kurtarıcı İsa’ya nazire yaparcasına şehre yukarıdan kollarını açmış.

Yoksul ve zengin semtler arasında belirgin bir sınır var. İç içe yaşamıyorlar. Bu nedenle de Santiago suç cenneti. Yankesiciler, gaspçılar merkezde bile dolaşıyor. Pasaportlarımızı ünlü Plaza de Armasmeydanında bulunan bir alışveriş merkezinin yürüyen merdiveninde çaldırdık. Gidecek olanlara tekrar; Aman, aman dikkat!! Diyorum.

Şehir etkileyici ve güzel, bakımlı binalar, kiliseler, anıtlar, müzeler, galeriler, görülecek pek çok şey var. Ayrıca biraz eski olmakla birlikte çok hızlı bir de metro sistemi var. Ana hatlarda her yere rahatlıkla gidilebiliyor.

Güzel Sanatlar Müzesi (Museo Nacional de Bellas Artes)  Parque Forestal içinde, özellikle muhteşem mimarisi ve içindeki  sanat eserleri ile görülmesi gereken, Güney Amerika’nın en eski sanat müzesi. Güzel Sanatlar Sarayı olarak bilinen bina, 1910 tarihli ve Fransız asıllı Şilili mimar Emile Jecquier’in eseri. İçinde çok sayıda şaheser yok ama heykeltraş Ernesto Concha Allende’nin La Miseria isimli eserini çok beğeniyorum. Konu ve anlatım olarak Buenos Aires’te Palermo’daki BotanicalGarden’da hayran kaldığım heykele benzetip aynı sanatçıya ait olup olmadığını merak ediyorum. Döndükten sonra araştırıyor, Arjantin’dekinin aynı dönemde yaşamış başka bir sanatçıya ait olduğunu öğreniyorum.

Müze hemen her zaman turistlerle dolu oluyor. Arkasında Santiago Üniversitesi’nin Çağdaş Sanatlar Müzesi ve Güzel Sanatlar Okulu var.

Vinã del Mar’dan trene binip, Pajaritosistasyonunda metroya aktarma yaparak şehri rahatça dolaşıyoruz. Müzelerin dışında Mercado Central (Hal binası) ve Pio Nono’yu(İstiklâl caddesi benzeri barlar sokağı) geziyoruz.

Bizim elçiliğe yakın, aynı caddede, bir cemaate bağlı olduğunu bizzat elçinin söylediği Mücahit’in dönerci dükkanı var. Döner-ayran-dürüm özleyen gidebilir ama ayranı ekşiydi, söyleyeyim!!

Pazarlarda satılan deniz kabukları

Tabiat güzelliği; 10/10

İnsanların genel karakteri ve turiste muamelesi; 5/10

Türk insanına (varsa) tavrı; 6/10

Sanat, kültür, mimari;  7/10

Güvenlik; 5/10

Kişisel ilginçlik katsayısı; 10/10 Patagonya, And Dağları, Atacama, İsla de Pascua (Paskalya adası) ve daha pek çok yerden dolayı

Bir daha gider miyim? Kötü hatıralarım nedeniyle arzum yok ama gözden çıkarılacak gibi değil, daha hâlâ işim bitmedi!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here